Category Archive : Sağlık

Covid Sürecinde Boyun Düzleşmesine Dikkat!

Omurga C harfi gibi görünmeli

 

Sağlıklı bir vücutta; omurga kafatasından kuyruk sokumuna kadar uzanan yapısında dört ayrı bölgede kavis gösterir. Bunlar boyun ve bel bölgesinde C harfi gibi, sırt ve kuyruk sokumu bölgesinde ters C harfi gibi görüntü verir. Bu kavislerin normalden fazla olması ya da az olması çeşitli omurga rahatsızlıklarını ortaya çıkarır. Kemiklerdeki bu oluşan değişiklikler hem farklı omurgalara hem de etrafında var olan kas grubu ve bağlara fazladan yük bindirerek birçok semptomun oluşmasına sebep olur. Boyun düzleşmesi; omurgada normal olması gereken bu eğriliğin azalması ve C harfi gibi görüntünün kaybolup düz bir görüntünün oluşması ya da C harfi görüntünün açısının azalması demektir.

 

Boyun düzleşmesi şu belirtilerle kendini gösteriyor;

  • Boyun ağrısı,
  • Boyun hareketlerinde kısıtlılık,
  • Boyun kaslarında güçsüzlük baş ağrısı,
  • Sırt ağrısı,
  • Omuzlarda yük varmış hissi gibi ağırlık hissi ve ağrı,
  • Ense ağrısı,
  • Eğer sinir köklerine bası olursa kollarda ağrı ve elde uyuşma en sık görülen belirtilerdir.

Duruş bozukluğu en çok boynu etkiliyor

Boyun düzleşmesinin en sık nedeni kötü postür yani duruş bozukluğudur. Buna bağlı olarak omurgada olması gereken fizyolojik eğrilikler kaybolup boyun düzleşmesi ortaya çıkar. Ayrıca omurganın gelişimi sırasında skolyoz ya da kifoz gibi omurga bozukluklarına bağlı boyun düzleşmesi meydana gelebilir. Omurgayı oluşturan omurların anatomik gelişimi sırasında şekil bozuklukları olabilir ve buna bağlı da boyun düzleşmesi oluşabilir. Yaşlılık nedeniyle disklerde sıvı kaybına bağlı dejenerasyon ya da osteoporozun yol açtığı kemik çökmelerine bağlı kamburluğun artması boyunda düzleşmeye neden olabilir. Fiziksel travmaya maruz kalma sonrası ya da aşırı zorlanma sonrası boyun kemiklerin etrafını saran kas, bağ doku, ligaman ve fasianın hasar görmesi sonrası da boyun düzleşmesi gerçekleşebilir.

 

Duruş bozukluğuna neden olan etkenler şunlardır;

  1. Günümüzde uzun süre bilgisayar ve telefon kullanımının artması
  2. Ağır sırt çantası kullanımı 
  3. Çalışma hayatında ortamın ergonomik olmaması 
  4. Masa başı çalışmanın artması 
  5. Telefon kullanımının artması
  6. Özellikle kızlarda ergenlik döneminde vücudu saklama isteği 

Tedaviler yaşam kalitesini artırıyor

Boyun düzleşmesi tedavisinde yardımcı ortezler (boyunluk, korse) kullanılabilir. Boyun düzleşmesine neden olabilecek bilgisayar kullanımı, telefon kullanımı, iş ortamı,  yastık seçimi gibi günlük hayatta yapılan hattalar için hasta bilgilendirilir.  Tedavide ilk aşamada fiziksel tıp yöntemleri tercih edilir. Ağrısı olan hastalarda ağrı kesici ve gerekirse nonsteroid ilaç tedavisi, kas spazmı olan hastalarda kas gevşeticiler, gerekli görüldüğü durumda da topikal tedaviler kullanılabilir. Bunlar boyun düzleşmesini ortadan kaldırmaz fakat hastanın yaşam kalitesini artırmada etkili olur. Ayrıca kinezio bantlama, kuru iğneleme, ağrılı nokta enjeksiyonları ve nöral tedavi gibi yöntemler hastalarda kullanılabilir. 

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Diyabet hangi göz hastalıklarına yol açar

Diyabet, yaşam boyu kontrol gerektiren bir hastalıktır. Diyabetin bütün vücudu etkileyebildiği gibi gözü de etkilediğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Yusuf Avni Yılmaz, “Diyabet olup yıllarca hiçbir göz problemi yaşamayan insanlar olduğu gibi diyabetin etkilerine bağlı ciddi göz ve görme problemleri yaşayan kişiler de mevcut. Başlangıçta diyabete bağlı göz problemleri başlamasına rağmen hastalar hiçbir şikayet hissetmeyebilirler” dedi.

 

Bir şikâyet olmasa dahi yılda 2 kez kontrole gidilmeli

 

Hastaların diyabetin komplikasyonlarına bağlı belirtti hissettiklerinde genelde gözdeki hasarın önemli oranda ilerlemiş durumda olduğunu vurgulayan Op. Dr. Yusuf Avni Yılmaz, “Bu problemler başlangıç aşamasında iyi takip edilip gerekli durumlarda uygun tedaviler yapılırsa kalıcı görme hasarları önemli oranda önlenebilir. Bunu yapabilmenin tek yolu diyabet teşhisi konmuş hastaların düzenli göz muayenesinden geçer. Diyabet olan her kişinin görsel bir şikâyeti olmasa bile senede en az 2 kere düzenli göz muayenesi yaptırması gerekir. Muayenelerde bir sorun tespit edilirse ona göre yol haritası çizilmeli” uyarısında bulundu.

 

Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Yusuf Avni Yılmaz, diyabetik hastalardaki sık görülen göz problemleri glokom, katarakt ve retinopati hastalıkları ve tedavilerine ilişkin önemli bilgiler paylaştı:

 

 

Glokom göz tansiyonu olarak bilinir. Diyabetik hastalarda glokom diyabetik olmayanlara göre yaklaşık iki kat daha sık görülür. Glokomun erken tanınması ve tedavisine başlanması kalıcı görme hasarını önlemede en önemli faktördür. Glokom için ilaç tedavisi, lazer tedavileri ve cerrahi olmak üzere hastanın durumuna göre çeşitli tedavi seçenekleri mevcuttur.

 

Katarakt ise göz bebeği olarak bilinen pupillanın hemen arkasında bulunan lensin matlaşmasıyla karakterize bulanıklaşmaya neden olan bir göz hastalığıdır. Yaşla beraber sıklığı artsa da diyabetik hastalarda da diyabetik olmayanlara göre daha sık görülen bir durumdur. Tedavisi ise cerrahidir.

 

Diyabetik retinopati adından anlaşılacağı üzere gözün retina tabakasında diyabete bağlı olarak gelişen birtakım bozukluklardır. Diyabetik retinopatiyi 3 kategoride incelemek gerekir. 

 

1) Proliferatif olmayan (non proliferatif) retinopati diyabete bağlı retinopatinin başlangıç evresidir. Burada göz arkasında kanamalar başlamıştır ancak çok major bir sorun henüz oluşturmamaktadır. Bu evredeki hastaları yakın takip ederek gerekli durumlarda tedavilerini yaparak görme kayıplarının önlenmesi en önemli durumlardan biridir. Bu dönemde hastaların görsel şikayetleri olmadığı için genellikle rutin göz muayenesi sırasında hekimler tarafından tanınırlar. 

 

2) Maküler ödem ise retina merkezinde görme reseptör hücrelerinin yoğun olduğu bölgede sıvı birikmesi nedeniyle görmeyi oldukça düşüren bir durumdur. Ödem artmasına paralel olarak görme düşer, ödem azalınca görmede iyileşme olur. Ancak ödemin çok uzun süre devam etmesi durumunda tedavi ile ödem azaltılsa da görme aynı oranda düzelmeyebilir. Bu nedenle bu durum tespit edilmesi durumunda hızlıca tedavi uygulanmalıdır.

 

3) Proliferatif diyabetik retinopati ise diyabetin en ağır göz problemlerinden biridir. Retina tabakasındaki dolaşım bozukluğuna bağlı retina üzerinde yeni damarlar oluşur. Bu damarlar retinanın gerçek damarları gibi sağlıklı değildir. Kırılgandır ve kanamaya meyillidirler. Bu retina kanamaları göz içerisini doldurursa görme tamamen gidebilir ve oldukça kritik ameliyatlara ihtiyaç duyulabilir. Ayrıca retinadaki bu dolaşım bozukluğu ve kanamalar oldukça sorunlu ve kontrolü zor olan glokom türlerine sebep olabilir. Bu durum da sadece görme problemine değil gözlerde kontrolü zor olan ağrılara da neden olabilir.

 

Diyabetin retinopati üzerindeki etkilerine ilişkin tedaviler lazer tedavileri, göz içi enjeksiyonlar ve vitrektomi ameliyatları olmak üzere 3 gruba ayrılabilir.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Covid-19 sonrası toparlanmada “7 engelli” koşu

Lider alacak sigortası Euler Hermes, Covid-19 salgını ile sarsılan ülke ekonomilerinin, toparlanma sürecinde nelere dikkat etmesi gerektiğine dair yeni bir rapor yayınladı. 

 

Raporda, küresel GSYH için 2021 yılında büyüme tahminini yüzde 5,1 olarak verilirken, geçtiğimiz yıl küçülen GSYH’nin 2021 ve 2022 yıllarında artışa geçecek olmasının, küresel olarak uygulamaya konan aşırı genişleyici politika karmalarıyla açıklanabileceği söyleniyor. Ancak, bu politikaların uygulanmasına yönelik riskler ve aşılama kampanyalarının hızı, ülkeler arasında toparlanma performansındaki farkları açıklayan önemli bir etken olmaya devam ediyor. Raporda ayrıca, hızlı aşılama kampanyalarının, hızlı toparlanma sağlayarak bazı ülkelerin aradaki farkı açmasını sağlayabileceğinin altı çiziliyor. Toparlanma sürecindeki en önemli 7 engel ise şöyle sıralanıyor:

1. engel: Aşılamada Formula 1 yarışı

Aşılama kampanyalarının hızı, ülkelerin toparlanma performansındaki farklılıkları açıklayan önemli bir etken olmaya devam edecek. Hızlı aşılama kampanyaları, hızlı toparlanma sağlayarak bazı ülkelerin öne geçmesini sağlayabilecek. Şu anki aşılama hızıyla, ABD ve İngiltere’nin Mayıs ayında sürü bağışıklığına ulaşması bekleniyor. Avrupa'nın mevcut aşılama hızıyla, sonbahardan önce sürü bağışıklığına ulaşması mümkün gözükmüyor. Genel olarak, Avrupa’da aşılamada 7 hafta geride kalınması ekonomik olarak 123 milyar Euro’ya yakın bir zarar anlamına geliyor.

2. engel: Tasarruf fazlaları

İyimser bir senaryoda, hanehalkının tasarruf fazlası, 2021'de Avrupa'da GSYH büyümesine yüzde 1,5 ve ABD'de yüzde 3'ün üzerinde bir destek verecek. Euro Bölgesi’nde, yaklaşık 163 milyar Euro'nun, yani Covid-19 tasarruf fazlasının yüzde 30'unun, özel tüketime dönüşebileceği hesaplanıyor. ABD'de, kısıtlamaların daha erken gevşemesi ve daha güçlü mali dürtülerin güven etkisini artırmasıyla, halihazırdaki tasarruf fazlasının yüzde 50'sinin 2021'de harcanması bekleniyor. ABD’de hanehalkı tasarruf oranı, 2021 sonunda brüt harcanabilir gelirin yüzde 7'sine yakın olarak normal seviyelerine geri dönecek.

3. engel: Destek mekanizmalarının aşamalı olarak kaldırılması

2020'de “ne pahasına olursa olsun” mutabakatından sonra, maliye politikaları artık ulusal çerçevede sürdürülecek. 2021'in başlarında, “ne gerekiyorsa” yapma konusundaki fikir birliği, yerini daha heterojen politika beklentilerine bırakıyor. Gerekirse kredi riskini yönetmek için bir miktar esneklik sağlanacak olsa bile, resmi hedefler, 2021'de politika desteğinin net bir şekilde geri çekileceğine işaret ediyor. 1,9 trilyon dolarlık (GSYH'nin yüzde 9'u) devasa mali teşvik ve yine devasa bir altyapı planıyla, küresel talebi sürükleyen ülke artık ABD olacak. İstihdamı koruma planları, salgından en çok etkilenen sektörlere yapılan transferler ve kamu kredi garantileri gibi desteklerin, finans sektörü dışında faaliyet gösteren şirketlerin zorluk yaşamasına neden olmadan terkedilmesi zor olacak.

4. engel: Yatırım üzerindeki yer açma ve dışlama etkileri

Joe Biden'in ABD'deki “Build Back Better” programı, 725 milyar Euro’luk Yeni Nesil AB fonu ve Çin'in 2025 yılına kadar toplam 1,5 trilyon doları aşacak altyapı planı dahil olmak üzere, küresel altyapı projeleri, orta vadede talebi ve küresel ekonominin büyüme potansiyelini desteklemeye katkıda bulunacak. Bu projelerin başarıları, hükümetlerin fazla tasarrufları verimli projelere kanalize etmesine ve özel sektörü canlandırabilmesine tabi olacak. ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere için tasarruf fazlasıyla kurumsal yatırımlar arasında olumlu bir ilişki bulunuyor. Ancak bunun çoğu, gelecekteki vergi politikalarına ve finansman koşullarına bağlı olacak.

5. engel: Küresel tedarik zincirindeki darboğazlar

Küresel ticaret büyümesi hacim olarak 2021 yılında yüzde 7,9’a yükselecek ama 2020 yılından devreden pozitif etkiler hariç bu oran yüzde 5,4 olacak. Daha da önemlisi, tedarik zincirlerinde devam eden aksaklıklar nedeniyle 2021 yılının 2. çeyreğinde geçici bir yavaşlama bekleniyor. Tedarik zinciri aksaklıklarının 2021 yılı küresel mal ticaretinin hacmindeki büyümeyi yüzde 1,7 puan azaltacağı tahmin ediliyor. Ayrıca hizmet ticareti, Covid-19 kısıtlamalarından en çok etkilenen sektörlerin gecikmeli yeniden açılması ve sınır ötesi seyahatte devam eden engellerden dolayı zarar görmeye devam edecek.

6. engel: Enflasyonun geçici olarak çok artması

Enflasyonist baskılar 2021 yılında önemli ölçüde artmaya devam edecek. ABD'de 2021 ortasına kadar enflasyon geçici olarak çok artarak yüzde 3,5'i aşması ve Euro Bölgesi'nde de birkaç ay boyunca yüzde 2’lik hedefi geçmesi öngörülüyor. Ancak merkez bankalarının bunlara tepki olarak politikalarında bir U dönüşüne gitmeleri beklenmiyor. ABD'de olduğu gibi, gelişmekte olan ülkelerde de enflasyon beklentileri yükselişte. Türkiye ve Brezilya’nın ise bu eğilime liderlik ettiği görülüyor. 

7. engel: Piyasa reflasyonu

Piyasalarda Covid-19 şoku sonrasında yaşanan çalkantı, sermaye piyasalarının işleyişinde köklü bir değişiklik olduğu iddialarını ateşledi. Yeni sosyal ağların, yeni çevrimiçi platformların ve yeni dijital varlıkların yoğun kullanımıyla, piyasa hareketlerinin, hızı ve büyümesi kesinlikle değişti. Son zamanlarda piyasadaki hareketler, klasik bir yükseliş trendinin son aşamalarındaki piyasa döngüsünün tüm kalıplarını sergiliyor: Kazançları hızla çoğaltmak için kaldıraçlı yatırıma güvenme, artan getiri beklentileri, piyasa manipülasyonları ile dolandırıcılık belirtileri ve “bir şeyleri kaçırıyor olma korkusu” nedeniyle aşırı alım satım. Bunlar endişe verici işaretler olsa da şimdilik genişlemeci para ve maliye politikaları, riskli varlıkları olumsuz şoklardan koruyor. Bu koruma yürürlükte olduğu sürece, bu fenomen daha sık meydana gelse ve bu yüzden dönem dönem volatilite artışlarını tetiklese bile, riskli varlıklar desteklenecek.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Ramazan’da sıvı kaybını önlemek için meyve suyu tüketin

Ramazan ayı döneminde tutulan oruç dolayısıyla vücudun yaşadığı sıvı ve enerji kaybını engellemek için beslenmeye çok dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan uzmanlar, iftarda meyve suyunun sofralardan eksik edilmemesini öneriyor. Meyve suyunun uzun süren açlık sonrası düşen kan şekerini kısa sürede düzenlediğini ifade eden uzmanlar, iftar yemeklerinde bir bardak meyve suyu tüketimini tavsiye ediyor.

 

Ramazan ayının gelmesiyle birlikte oruç tutan kişilerin beslenmelerinin dengeli ve yeterli olması büyük önem taşıyor. Uzmanlar bu dönemde özellikle yaşanan sıvı kaybının yarattığı enerji düşüşünün iftarda içilecek bir bardak meyve suyu ile giderilebileceğini ifade ediyor. 

 

Oruç açarken içilen bir bardak meyve suyunun tokluk verebileceğini ve 15 – 16 saatlik bir açlıktan sonra ağır ve ani besin tüketilmesinin yaratacağı mide sorunlarına engel olabileceğini söyleyen  Nuh Naci Yazgan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Neriman İnanç, ayrıca iftarda orucun meyve suyu ile açılmasının bir başka yararının da Ramazan’da sıklıkla karşılaşılan sindirim problemlerini hafifletmesi  olduğunu belirtti. 

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Kritik Hastalıklar Ferdi Kaza Sigortası ile hastalıkta sağlıkta, MetLife hep yanınızda

MetLife Emeklilik ve Hayat, kritik hastalıklara karşı kendinizi ve sevdiklerinizi bugünden güvence altına almanız için Kritik Hastalıklar Ferdi Kaza Sigortası ile her an yanınızda. Üstelik şimdi Dört Dörtlük Asistans hizmeti kapsamındaki online randevu sistemiyle kolayca hizmet alınabiliyor.

 

 

Türkiye’nin önde gelen ferdi kaza, hayat sigortası ve bireysel emeklilik şirketlerinden MetLife Emeklilik ve Hayat; Kritik Hastalıklar Ferdi Kaza Sigortası ile kalp krizi, inme ve kanser gibi 7 farklı tehlikeli hastalık nedeniyle yaşanabilecek sorunlarda müşterilerine finansal güvence sağlıyor. 

 

Kaza sonucu vefat ve kaza sonucu kalıcı sakatlık teminatlarını sunan Kritik Hastalıklar Ferdi Kaza Sigortası; kanserin yanı sıra inme, koroner arter bypass ameliyatı, organ ya da kemik iliği nakli, felç, ilk kalp krizi ve böbrek yetmezliği durumlarında müşterilerine finansal güvence sağlıyor. MetLife Emeklilik ve Hayat, Kritik Hastalıklar ürünü ile ayrıca ikinci görüş hizmetini ve birçok ücretli ya da indirimli hizmet içeren Dört Dörtlük Asistans paketini müşterilerinin hizmetine sunuyor. Poliçe sahipleri ikinci görüş hizmeti ile en iyi teşhis ve tedavi yöntemine karar verebilmek için Türkiye’de ve Amerika Birleşik Devletleri’nde konunun uzmanı sağlık kuruluşlarından tıbbi ikinci görüş alabiliyor; Dört Dörtlük Asistans ile hastane nakli, ilaç sevki, su tesisatı, çilingir, acil durumlarda konuta doktor, ambulans, bakım için hemşire gönderilmesi, acil durum avans ödemesi gibi avantajlardan yararlanabiliyorlar. 

 

Kritik Hastalıklar Ferdi Kaza Sigortası ve içerdiği hizmetler hakkında konuşan MetLife Emeklilik ve Hayat Genel Müdürü Deniz Yurtseven; “Pandemiyle birlikte sağlığın daha da ön planda olduğu günler yaşıyoruz. Bu yüzden Kritik Hastalıklar Ferdi Kaza Sigortası’nın müşterilerimizi ve yakınlarını bugünlerde adını sıkça duyduğumuz yedi tehlikeli hastalık karşısında finansal olarak güvence altına aldığını vurgulamak istiyoruz. Ürünümüzle birlikte sunduğumuz ikinci görüş hizmeti ise müşterilerimizin hayatına önemli bir değer katıyor. Pandemi nedeniyle hastanelere gitmeye bile çekindiğimiz bu dönemde MetLife olarak poliçe kapsamındaki hastalıklar için en uygun tedaviye yönelik olarak ikinci bir medikal görüşün alınmasını sağlıyoruz” dedi.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Covid-19 gebe ve bebekleri nasıl etkiliyor?

Travmatik stres, emzirme ve bağlanma sorunlarına zemin hazırlıyor

Pandemi sürecinden gebe ve bebeklerin de olumsuz etkilendiğini belirten uzmanlar, bu stresli dönemin anne ve bebek ilişkisine de yansıdığını vurguluyor. Doğumun stresli bir süreç olduğunu hatırlatan uzmanlar, gebelerin pandemide daha stresli olduğuna dikkat çekiyor. Uzmanlar, “Travmatik stres, emzirme başarısızlığı ve bağlanma sorunlarına zemin hazırlar” uyarısında bulunuyor.

Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Güler Cimete, içerisinde bulunduğumuz pandemi sürecinin gebeler ve bebekler üzerindeki etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Doğumun stresli bir süreç olduğunu dile getiren Prof. Dr. Güler Cimete, pandemi döneminde ise gebelerin daha stresli olduklarını, bunda hastaneden enfeksiyon kapma riski ve doğum-doğum sonrası dönemde anneyi destekleyecek yakınlarına kısıtlama getirilmesinin önemli yer tuttuğunu söyledi.

Covid-19 sonrası stres arttı

Covid-19 salgınından sonra doğum yapmış kadınlarda stres, anksiyete ve depresyon semptomlarında artma olduğunu gösteren çalışmalar saptandığını kaydeden Prof. Dr. Güler Cimete, Covid-19’lu annelerin erken doğum yapma, doğum öncesi ya da sonrasında bebeklerini kaybetme açısından Covid-19’lu olmayan annelerden farklılık göstermediğini de sözlerine ilave etti.

Bebeğe antikor geçiyor mu?

Gebelikte aşılanmış anneler ile hastalık etkenini almış annelerin bebeğe geçen antikorlarının miktar ve etkilerine yönelik bilgilerin de sınırlı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Güler Cimete, “Gebeliğinde Covid-19 pozitif olan anneler ile Covid-19 aşısı uygulanmış annelerin bebeklerine plasenta aracılığı ile antikor geçişi olduğunu gösteren çalışmalar bulunuyor. Ancak antikor geçişi sınırlı ve bu konuda daha çok araştırma yapılmasına gereksinim var.” dedi.   

Anne sütü ile bulaş riski düşük…

Anne sütü ile bulaş riskinin çok düşük olduğunu kaydeden Prof. Dr. Güler Cimete, Covid-19 pozitif annelerin çok azının sütünde virüsün tespit edildiğini vurgulayarak bu konuda bazı araştırmacıların çalışmalarına değindi. 

Prof. Dr. Güler Cimete, şunları söyledi: “Chambers ve meslektaşları, 18 enfekte kadından alınan 64 süt örneklerinden yalnızca birisinde SARS-CoV-2 RNA (sütte virüsün olduğunu)  tespit etmiştir. Ancak bu annenin bebeğinin emmesine rağmen süt nedeniyle enfekte olmaması, anne sütünün hastalığı bebeğe geçirmekten çok, koruyucu etki gösterdiğini düşündürmüştür. Yine bu çalışmada 13 anne bebeğini emzirmiş ve takibinde 4 bebeğin PCR testi pozitif çıkmıştır. Bu da anne sütünden çok,  sonradan anneden bebeğe bulaş olduğunu göstermektedir.” 

Prof. Dr. Güler Cimete, “Covid-19 testi pozitif olan ya da geçmişte pozitif öyküsü olan emziren annelerin sütünde Covid-19'a karşı IgG ve IgA antikorları tespit edilmiş olması da anne sütünün virüse karşı koruma sağladığını düşündürmektedir.” dedi.

Emzirmenin engellenmesi pek çok soruna yol açabilir

Emzirmenin önemini vurgulayan Prof. Dr. Güler Cimete, “Dünya Sağlık Örgütü de pandeminin başından beri, anne ya da bebeğin Covid-19 pozitif olduğu durumlarda, koruyucu önlemlerin anne ve aileye anlatılması, bu önlemleri ciddiyetle uygulamalarının sağlanması ve bebeklerini emzirmelerinin desteklenmesini öneriyor. Bebeklerde Covid-19 riskinin düşük olduğu ve hastalık seyrinin yüz güldürücü olduğu, oysa erken ten teması ve emzirmenin engellenmesinin anne ve bebek yönünden pek çok olumsuzluğu beraberinde getireceği belirtiliyor. Bebeğin enfeksiyonlara duyarlılığı, geç emzirmenin anne sütü alma süresini kısaltması, bebekle bağlanmanın güçsüzleşmesi, ihmal-istismar riskinin artması, ebeveynlerin stres düzeylerinin yükselmesi ve ebeveynlik öz-yeterliliklerinin azalması gibi riskler akılda tutulmalıdır.” dedi.

Bulaş, doğum şekline göre değişmiyor

Doğum şekline göre bulaşın farklı olmadığını dile getiren Prof. Dr. Güler Cimete, "Pandemi döneminden sonra özellikle sezaryen doğumların çok arttığı görülüyor ve ciddi kanıtlar elde edilmeden gereksiz sezaryenlerden kaçınılması öneriliyor. Normal vajinal doğumlar daha uzun süre anne ve sağlık personelinin aynı ortamda bulunmasını zorunlu kılıyor. Bu nedenle sağlık personeli ciddi koruyucu önlemleri almalı ve hem anneden kendilerine hem sağlık personelinden anneye bulaş riskini azaltmalıdır. Karşılıklı bulaş riski, sezaryen uygulamasının gerekçesi olmamalıdır. Yine Covid-19 şüpheli ya da pozitif anne ve bebeğin ayrı odalarda ilk bakımlarının yapılması uygun olabilir. Türk Neonatoloji Derneği, ameliyathane ya da doğum odasında anne ile bebeğin buluşturulmamasını öneriyor. Ancak anneye koruyucu önlemler aldırarak, doğumdan sonra erken dönemde bebeği ile temasının ve emzirmenin sağlanması gerekir.” diye konuştu.   

Yenidoğanların takip edilmesi önemli

Covid-19 pozitif bebeklerde görünen semptomlardan bahseden Prof. Dr. Güler Cimete, “Bebeklerde solunum sıkıntısı, ateş, kusma, öksürük, daha az sıklıkla beslenme zorluğu, burun akıntısı, karaciğer fonksiyonu bozuklukları gibi semptomlar görülmektedir. Covid-19 pozitif annelerden doğan bebeklerin emme zayıflığı, cilt rengi değişikliği yönünden izlenmesi öneriliyor. Yenidoğanlara özgü tedavi yok. Semptomatik, destekleyici tedavi uygulanıyor. Taburcu olup eve gittiklerinden 10-15 gün sonrasında geç hipoksi gelişebiliyor. Doğum yapmış özellikle de Covid-19 pozitif annelere, bebeklerinde bir değişim saptadıklarında hemen sağlık personeline başvurmaları konusunda uyarmamız gerekiyor.” diye konuştu.

Travmatik stres, emzirme ve bağlanma sorunlarına yol açıyor

Gebelerin pandemide daha stresli olduklarını dile getiren Prof. Dr. Güler Cimete, "Covid-19 salgınından sonra doğum yapmış kadınlarda stres, anksiyete ve depresyon semptomlarında artma saptanmıştır. Doğum stresli bir olaydır. Covid-19’da da gebelerde stres daha fazlalaştı. Hastanelerin Covid-19 pozitif hastalar için ayrılması, hastaneleri tedirgin edici duruma getirdi. Hastanelerin ziyaret politikaları değişti, travma ve doğumda, kadınlar yalnızlaştırıldı. Travmatik stres, emzirme başarısızlığı ve bağlanma sorunlarına zemin hazırlar. Pandemi öncesi doğum yapmış kadınlarla, pandemi sonrası doğum yapan kadınlar karşılaştırma yapılarak incelenmiş. Her grupta 637 anne var. Pandemi sonrası gruba bakıldığında, doğumda akut stres yüksek, doğumla ilişkili Travma Sonrası Stres Bozukluğu, emzirme sorunları, erken bağlanma sorunları, genel bağlanma sorunları yüksek çıkmıştır." dedi.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Enuygun Lezzet Tutkunları İçin Derledi: Yöresel Ramazan Lezzetleri

Ülkemizin her bir köşesi birbirinden özel lezzetlere ev sahipliği yapıyor. Bu lezzetlerin bazıları Ramazan ayında sofraların baş köşesinde kendine yer buluyor. Türkiye’nin lider uçak ve otobüs bileti sitesi Enuygun, yöresel Ramazan lezzetleri derledi.

 

 

“Nerede o eski Ramazanlar” sözünü günümüzde sık sık duyuyoruz. Eski Ramazan geleneklerinin tamamını yaşatamasak da farklı yörelerde iftar ve bayram sofralarındaki gelenekler farklı şekillerde de olsa devam ediyor. Birçok şehrimizde adeta Ramazan’ın gelişini simgeleyen özel lezzetleri Enuygun sizin için araştırdı. 

 Keşkek – Kilis

Kilis’te Ramazan’ın ilk günü iftarda keşkek pişiriliyor. Tüm evlerde ilk iftar sofrasında mutlaka bulunan keşkekte dövme adıyla da bilinen buğday kullanılıyor. Kilis halkı, keşkek yapılırken kullanılan bu dövme buğdayın midelerinde Allah’ı zikreden bir tespih olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle de her yıl Ramazan ayının ilk orucunu keşkek ile açıyorlar. Keşkek bu yörede çömleğe konularak odun fırınlarında pişiriliyor. Ancak evde bu imkânı bulamayacağımız için nohut ve buğday bir gece önceden suya konup ertesi gün haşlanıyor. İçine haşlanmış koyun eti ve baharat eklenip düdüklü tencerede pişiriliyor. Ardından da tahta kaşıkla iyice ezilip kırmızı biberle eritilmiş tereyağı eklenip servis ediliyor.

 

Kahke – Gaziantep

Dünyaca ünlü gastronomi şehri Gaziantep, Ramazan’da kahke geleneğini hala sürdürüyor. Geçmişte Gaziantepli kadınlar, Ramazan’da iftara gelen misafirlerine yemek sonrasında çayla ikram etmek için kahke adı verilen bu simidi yaparlarmış. Günümüzde kahke evlerde değil fırınlarda yapılıyor. Fırınlarda sadece Ramazan ayında görülen bir ürün olduğu için Antepliler kilolarca kahke satın alıyor. Ramazan kahkesi ya da Halep kahkesi isimleriyle de bilinen kahkede nohut mayası ve toz rezene kullanılıyor.

 

Kerebiç – Mersin

Mersin’de Ramazan ayında her evde yapılan ya da alınıp ikram edilen bir tatlı kerebiç. Geçmişte kadınlar bir araya gelip kerebiç hamurunu hep birlikte yapıp içlerini beraber doldururlarmış ancak günümüzde daha çok fırınlardan satın alınıyor. Kerebiç, çöven otu ile yapılan bir köpükle birlikte sunuluyor. 

 

Yuvarlama – Gaziantep

Gaziantep’te Ramazan ayında bir araya gelip imece usulü yapılan yemeklerden biri yuvarlama. Gaziantep uçak bileti alıp yuvarlama yemeye gidemiyorsak bile bu lezzeti evde deneyebiliriz. İftar yemeği için bir araya gelen kadınlar, oruçlarını açtıktan sonra masa başında toplanıyor, hep birlikte yuvarlama yapıyorlar. Her akşam farklı bir evde iftar için toplandıkları içinçevredeki tüm evler için yuvarlama yapılmış oluyor. Yuvalama adıyla da bilinen bu lezzet, un haline getirilen pirincin kıyma ve baharatlarla yoğrulup küçük köfteler haline getirilmesiyle hazırlanıyor. Köfteler notu ve etle pişirilip yoğurtla terbiyesi yapılıyor.  Servis yaparken üzerine kuru nane ile eritilmiş yağ gezdiriliyor.

 

Külünçe – Şanlıurfa

Külünçe, Şanlıurfa’daRamazan ayında yapılan baharatlı bir hamur işi. Şanlıurfalı kadınlar Ramazan’ın son günlerinde bayram hazırlıklarına başlarken bir araya gelip külünce yaparlarmış. Bayram sabahında da misafirliğe gelenlere külünce ikram edilirmiş. Günümüzde yine külünce, fırınlarda yapılıyor ve kilolarca satılıyor. Misafirlerine bu lezzeti sunmak isteyen Şanlıurfalılar da fırınların yolunu tutuyor. İçinde toz rezene, mahlep, tarçın bulunan bu lezzetin sırrı külünce baharatı denilen karışımdan geliyor.

 

Siron – Gümüşhane

Gümüşhane ile özdeşleşmiş olan siron, aslında ülkemizin birçok yöresinde yapılıyor. İnce açılan yufkaların rulo şeklinde sarılmasıyla elde edilen sironlar, farklı lezzetlerle bir araya getirilerek sofraları süslüyor. Ramazan ayı için hep beraber toplanıp hazırlık yapan kadınlar yufkalarını da beraber açıp kesiyorlarmış. Ancak günümüzde siron için hazır yufka kullanılıyor. Fırında pişirilen yufkaların üzerine baharat eklenerek kavrulmuş kıyma ve sarımsaklı yoğurt dökülüp servis ediliyor.

 Mahluta Çorbası – Antakya

Antakya’da mahluta olmayan masaya iftar sofrası denmez. Başta malzemeleri duyunca kırmızı mercimek çorbasına benzetilen mahluta, aslında çok farklı bir tarif ve sofralarda çoğu zaman başrol oynuyor. İçine ekmek koyularak adeta bir ana yemeğe bile dönüştürülüyor. İçinde mercimeğin yanı sıra pirinç de bulunan mahluta et ya da tavuk suyuyla pişiriliyor. Baharat olarak karabiber, kimyon, kişniş, tarhun, defne yaprağı ekleniyor.

Yüksük Çorbası  – Adana 

Anadolu’nun birçok ilinde çok sevilen yüksük çorbası, Adana’da yöresel bir lezzet olarak tüketiliyor. Özellikle de Ramazan ayında iftar sofraları için akla ilk gelen lezzet oluyor. Birlikte mantı açan ev halkının başına oturmuşken bol bol yapıp buzluğa koyduğu mantılar, Ramazan ayında bu çorba için buzluktan indiriliyor. Et suyu, salça ve tereyağıyla hazırlanan karışıma mantı, nane ekleniyor. Mantılar haşlanınca içine haşlanmış nohut, tuz ve limon ilave ediliyor. 

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Pandemi estetik operasyonların artmasına yol açtı

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Simge Alevsaçanlar Cücü, pandemi döneminde ardarda estetik yapanların psikolojisi ile ilgili değerlendirmelerde  bulundu. 

 

 

Pandemide daha fazla aynaya bakar olduk

 

Estetiği, “kişinin vücudunda yaptığı bir değişim ile aslında iç dünyasında yaşadığı sıkıntıları gidermek, özsaygısını arttırmak, kendini daha fazla beğenmek amacına hizmet eden bir girişim” olarak tanımlayan Uzman Klinik Psikolog Simge Alevsaçanlar Cücü, “Pandemide estetik müdahalelerin çok fazla arttığını biliyoruz, duyuyoruz. Aslında bir bağımlılıktan söz etmek yerine belki de estetiğin problemli bir kullanımdan söz etmeliyiz. Çünkü insanlar pandemi sürecinde dış kaynaklardan uzak kaldılar ve daha fazla ev içinde olmaya başladılar. Dolayısıyla dışarıda vakit geçirmek için yaptığımız birçok şeyi daha az yapar hale geldik. Bu da kendi içimize dönmemize, kendimizle daha fazla ilgilenmemize yol açtı. Daha fazla aynaya bakar hale geldik ve içe kapandığımız için bu durum daha depresif bir hal yarattı.” dedi.

 

Ünlülerin yaşamlarını örnek alıyorlar

 

“Bu süreç çok uzadığı için tükenmişlik hissediyoruz. Dolayısıyla tüm bunlar kişinin daha depresif hissetmesine ve kendinden daha az memnun olmasına yol açar.” diyen Simge Alevsaçanlar Cücü, şunları söyledi:

 

“Pandemi sürecinde estetik, aslında bir nevi olumsuz duygularla baş etme durumuna geldi. ‘Neden pandemide estetik bu kadar arttı?’ sorusuna bakınca, aslında insanlar bunu fırsat olarak değerlendiriyor olabilirler. Sonuçta sosyalleşmemiz çok daha az, dışarı çıkmamız çok daha az olunca estetik müdahale için uygun bir zaman dilimi oluyor. Dış koşulları değiştiremedikleri için, kendilerini değiştirerek aslında daha iyi hissetmeye çalışıyor olabilirler. Buna ek olarak pandemide sosyal medya kullanımı çok arttı, sürekli olarak sosyal medya fenomenleri, ünlü insanların yaşantılarına şahit oluyoruz. Sosyal medyanın sürekli magazinsel boyutuna devamlı maruz kalıyor olmak, insanların sürekli kendilerini başkalarıyla kıyaslamalarına yol açıyor. Bu süreçte zaten depresif, mutsuz, tükenmiş hisseden kişi bu tür görüntülere fazlaca maruz kaldığı için kendisini bir kıyas içine sokuyor.”

 

“Beden algı bozukluğu “olanlar daha çok estetik yaptırıyor

 

Özellikle bu süreçte “beden algı bozukluğu” olan kişilerin çok daha fazla estetik operasyonlara başvurduklarına dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Simge Alevsaçanlar Cücü, “Kendi bedenindeki küçük ya da hayali kusurları olduğundan büyük görme eğiliminde olan bireylerde yaptırdıkları müdahalelerin sayısının çok daha fazla arttığını gözlemliyoruz. Güzel olmak herkesin arzusu ve hakkı. Estetik operasyonlar yaptırmakta bir sorun yok fakat bunu hangi motivasyonla yaptırdığımız, neden yaptırdığımız önemli. Eğer kişi bir ruh halinden kurtulmak için bu operasyonları yaptırıyorsa burada bir oturup düşünmemiz gerekiyor” diye konuştu.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Astım İle İlgili Bu 10 Yanlış Yaşam Kalitesini Düşürüyor

 ASTIM İLE İLGİLİ BU 10 YANLIŞ YAŞAM KALİTESİNİ DÜŞÜRÜYOR

Kronik bir hastalık olan astım, her yaştan bireyi etkileyebiliyor. Genetik ve çevresel faktörlerin ortaya çıkmasında etkili olduğu astım hastalığının uygun tedavilerle mutlaka kontrol altında tutulması gerekiyor. Hayat kalitesinin ciddi oranda düşmesine neden olan astımın ciddiye alınmaması ise hastalığın tedavisini olumsuz yönde etkiliyor.  Her yıl Mayıs ayının ilk haftası kutlanan “Dünya Astım Günü”nün bu yılki konseptinin “Astımda Doğru Bilinen Yanlışlar” olduğunu belirten Memorial Ankara Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Erişkin Alerji Bölümü’nden Prof. Dr. Adile Berna Dursun, bu hastalıkla ilgili toplumda var olan yanlış inanışlar hakkında bilgi verdi.  

Sadece kuru öksürük de astım belirtisi olabilir

Bronşların yani hava yollarının mikrobik olmayan iltihabi durumu olan astım hastalığında şikayetler bazen çok şiddetli, bazen de çok az olabilir. Astım hastalığının seyrinde dalgalanmalar olması önemli bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. Genellikle öksürük, nefes darlığı, hırıltılı solunum, göğüste baskı hissi gibi belirtiler gösteren astım hastalığında, zaman zaman sadece kuru öksürük de görülebilmektedir. Yani belirtilerin hepsinin bir arada olması gerekmemektedir. Bu belirtilerin tekrarlayıcı nitelikte olması, tetikleyicilerle karşılaşıldığında meydana gelmesi, gece özellikle sabaha karşı uyandırması ve kendiliğinden veya ilaç alındığında düzelmesi astım hastalığını akla getirmektedir. 

Yanlış bilgiler hastalığın tedavisini engelliyor 

Toplumda yaygın olarak görülen hastalıklardan biri olan astım ile ilgili doğru bilinen yanlışlar, bir yandan uygulanması gereken tedavinin aksamasına neden olurken, diğer yandan da hastaların iş, okul ve sosyal yaşantılarını olumsuz olarak etkilemektedir. Halk arasında astım hastalığı ile ilgili doğru bilinen yanlışlar şu şekildedir: 

1.YANLIŞ: “Astım sadece çocukluk çağında görülür: Doğru bilinen yanlışlardan bir tanesi astımın sanki sadece çocukluk çağında görüldüğü ve bir daha ortaya çıkmayacağıdır. Astım çocukluk, süt çocukluğu, okul çağı, ortaokul, lise, üniversite, genç erişkin, orta yaş, ileri yaş hatta geriatrik yaşta bile ortaya çıkabilen ve tekrarlayabilen kronik bir hastalıktır. 

 2.YANLIŞ: “Her astım, alerjik astımdır”: Alerji ve astım birbiriyle en çok karıştırılan rahatsızlıklardır. Alerji dışarıda vücudumuza ait olmayan bir takım maddelere karış oluşturduğumuz bağışıklık yanıtıdır. Astım hastalarının sadece bir kısmı alerjiktir. Alerjik olmayan astım da bulunmaktadır. Çocukluk çağı astımlılarının 4/3’ü alerjik astım olmaktadır. Yaş ilerledikçe alerjik astım oranı yarı yarıya düşmektedir. Öte yandan, birey obezse ve sigara içiyorsa bu kadar net ayrım yapılamayabilir.

3.YANLIŞ: “Astım hastalığı bulaşıcıdır”: Astım bulaşıcı bir hastalık değildir, mikrobik olmayan iltihabi bir durumdur. Astım sadece bireyin kendisine etki etmektedir.

4.YANLIŞ “Astım hastalığına çevresel faktörler neden olur”: Astım, genetik özelliği de olan bir hastalıktır. Ailede astım varlığı çocuklarda astım olma ihtimalini artırır. Yani ebeveynlerden birinde varsa, çocuklarda da yüzde 30-35 astım görülebilir. Her iki ebeveynde birden astım varsa, çocuklarında bu oran yüzde 70’e çıkar. Astım hastalarında genetik olan yatkınlık, çevresel faktörlerin etkisiyle gelişir. 

5.YANLIŞ: “Astım hastaları spor yapamaz”: Astım hastaları spor yapabilir. Hatta astım hastalarının spor yapması için teşvik edilmesi gerekir. Çünkü spor bütün bedensel iyilik ve kaslar için gereklidir. Sadece soğuk hava, derin dalma ve paraşüt gibi yüksekten atlama sporları önerilmez. Astım hastası olup çok üst düzey spor başarılarına imza atmış isimler de bu örnekler arasında yer almaktadır. 

6. YANLIŞ: “Astım hastaları gebelik döneminde ilaçlarını kesmelidir”: Astım hastaları gebelik döneminde hemen ilaçlarını kesme eğilimine girmektedir. Bu istenilen bir durum değildir. Aksine gebelik döneminde astım ilaçlarının asla bırakılmaması gerekir. İlacın bırakılması astımın kötüleşmesine, nefes alma sorununa, dolayısıyla bebeğe oksijen gitmemesine ve bebekte gelişim geriliği gibi bir takım anomalilere, erken doğuma, düşük doğum ağırlığına ve akciğerlerinin gelişmemesi gibi durumlara yol açabilir. Gebelik döneminde güvenle kullanılabilen astım ilaçları bulunmaktadır. Anne adaylarının bu dönemde mutlaka astım hastalığını takip eden hekimleri ile irtibatta kalmaları gerekmektedir. 

7. YANLIŞ: “Astım hastaları normal doğum yapamaz”: Astım hastası olan anne adaylarının mutlaka sezaryen ile doğum yapmaları gerekmemektedir. Astım hastası olan gebeler normal doğum yapabilir. Doğumun şeklinin nasıl olacağına, takibi yapan hekim ile birlikte karar verilir. 

8. YANLIŞ: “Koronavirüs döneminde astım ilaçları kesilmelidir”: Gebelik döneminde ilaçlar nasıl kesilmiyorsa, Covid-19 döneminde de astım ilaçlarının kesinlikle kesilmemesi gerekiyor. Astım hastaları tedavilerini mutlaka düzenli olarak almalıdır.  Astım hastalığının koronavirüse yakalanma açısından risk faktörü olmadığı, pandeminin bir yıllık veri birikimlerine göre bilinmekle beraber; astımı kontrol altında olmayan, ilaçlarını düzenli almayan astım hastalarının Covid-19 enfeksiyonunu daha ağır geçirme ve ölme riskinin daha yüksek olduğu unutulmamalıdır.

9. YANLIŞ: “Kortizon içeren astım ilaçları yan etki gösterir”: Halk arasında kortizona karşı bir korku bulunmaktadır. Astım tedavisine nefes açıcı denilen sprey yani inhaler cihazlarla başlanır. Bu cihazlarla ilaçlar çok küçük dozlarda verilebildiği için özellikle de kortizon içeren ilaçlar bu yolla kullanılır. Usulüne uygun ve düzenli kullanımda inhalasyon yoluyla kortizonun kilo aldırma, katarakt yapma, iştahı artırma gibi etkileri görülmez. Sadece usulüne uygun kullanılmayan inhaler ilaçlar ses kısıklığı ve ağız içinde pamukçuk oluşumuna neden olabilir.

10. YANLIŞ: “ Astım ilaçları bağımlılık yapar”: Kronik bir hastalık olduğu için astım hastalarının sürekli tedavi alması gerekir.  Tansiyon hastaları nasıl aldıkları ilaca bağımlı olmuyorsa, astım hastalarının kullandığı ilaçlar da bağımlılık yapmaz.  

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Türkiye’de organik kelimesi suistimal ediliyor

Son yıllarda organik gıda kavramı tüketicilerin giderek daha çok dikkatini çekiyor. Ancak bir gıdanın organik olabilmesi için hangi özelliklere sahip olması gerektiğini biliyor muyuz? Organik gıda üretiminin sanılandan çok daha fazla aşaması var.

Etiket okuma alışkanlığının yanında etikette belirtilen özellikler hakkında da yeterli bilgiye sahip olmanın önemine değinen, Türkiye’nin ilk sağlıklı ve organik atıştırmalık markası GekoO’nun kurucusu Biyolog Özlem Atabaş, organik gıda üretiminin aşamaları ile ilgili önemli bilgiler verdi. Atabaş, organik ürün kullanımının özellikle felsefi ve ahlâki yönlerinin altını çizerek, bunun bir yaşam tarzı olarak benimsenmesi gerektiğini söyledi.

ORGANİK ÜRÜN NEDİR?

“Ekolojik döngü içerisinde doğaya uyumlu bir üretim modeli olan organik (ekolojik, biyolojik) tarım kısaca; toprak, ekosistem ve insan sağlığını devam ettiren bir üretim sistemidir” şeklinde konuşan Atabaş, Türkiye'de ‘organik’ kelimesinin suistimal edildiğine vurgu yaptı. 

Türkiye’de, organik sertifikası olmadığı halde bu etiketle satılan sayısız ürün olduğuna dikkat çeken Atabaş, “Adı ‘organik’ ile başlayıp hiçbir ürünü organik olmayan e-ticaret siteleri, dükkanlar, pazarlar ve sosyal medya hesaplarında yanıltıcı tanıtım ve satış yapılıyor” şeklinde konuştu.

Peki organik ürün nedir? Atabaş, tüketicilere konu ile ilgili şu bilgiyi verdi:

“Organik ürün; hormon, genetik olarak modifiye edilmiş organizmalar (GDO), sağlığa zararlı tarım ilaçları, suni gübre, yapay kimyasallar, antibiyotikler, koruyucuların kullanılmadığı sağlıklı ürünlerdir. Bir ürünün organik olarak üretilip pazarlanabilmesi için, T.C. Organik Tarım Kanunu ve Organik Tarım Yönetmeliği'ne uygun olarak üretilip, Tarım Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş Organik Kontrol ve Sertifikasyon Kuruluşları tarafından denetlenmesi, laboratuvar analizlerinin yapılması, izlenebilirlik sistemi ile her aşaması kayıt altına alınıp belgelendirilmiş olması gerekir.”

Atabaş, dünya çapında organik tarım hareketini bir çatı altında toplayan Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu’nun (IFOAM), organik tarımın uluslararası güvenilirliğini sağlayacak olan temel standartları oluştururken ortaya koyduğu 4 temel ilkeyi de hatırlattı:

SAĞLIK: Toprak, bitki, hayvan, insan; tüm gezegen sağlığını bir bütün olarak sürdürmek

EKOLOJİ: Ekolojik sistem ve döngülerine sadık kalmak

ADALET: Ortak çevre ve yaşam fırsatlarında adaleti sağlamak

ÖZEN: Şu an ve gelecek nesillerin refahı ve çevreyi korumak için tedbir ve sorumluluk almak

“Benim için ‘organik’ sadece kendi sağlığımız için organik ürün tüketmek demek değil” şeklinde konuşan Atabaş, “Aynı zamanda yaşam tarzımızı da bu üretim sisteminin felsefi ve ahlâki yönüyle bütünleştirmek; doğayla uyumlu bir bütün olmaktır” diyerek tüketicilere yol gösterici mesajlar verdi.

ORGANİK GIDADA ÇARPICI SORULAR

Organik gıda tüketiminin sadece insan sağlığı için değil doğaya uyumlu bir yaşam için de önemli olduğunu vurgulayan Atabaş, tüketicilere çarpıcı sorular soruyor:

“Bir gıdanın; popüler beslenme akımları ve düşük maliyet kaygılarıyla yerelliğine ve biyoçeşitliliğine müdahale ediliyorsa, yetiştirildiği bölgenin ekosistemi tahrip ediliyorsa, tarım işçileri adaletsiz çalışma koşullarına sahipse, uzak ülkelerden nakliye, soğutma ve ambalajlama işlemlerinde karbon ayak izi çok yüksekse, kısaca doğal kaynaklara endirekt zarar veriliyorsa o gıda teknik olarak organik kabul edilebilir ama ekolojik olabilir mi?”

 

‘DOĞAL, KATKISIZ, ÇİFTLİKTEN…’ ORGANİK Mİ GERÇEKTEN?

Organik gıdaların üretim aşamaları bunlarla da bitmiyor. Pestisit, herbisit gibi tarım zehirleri, suni gübreler, depolama sırasında yapılan ilaçlamalara da değinen Atabaş, şunları söylüyor:

“Yediğimiz elmanın içinden çıkan bir kurtçuk, yeşilliklerin arasında gezen tırtıllar, bakliyatların bir süre kelebeklenmesi işin doğasında var ve bir nevi garanti. Zehirli bir gıda yemektense minik bir kurtçukla elmamı seve seve paylaşmayı tercih ederim. Yalnız, unutmayalım elmanın kurtlu olması suni gübre kullanılmadığı, hormonsuz olduğu anlamına gelmez.” 

Ürün etiketlerinde yer alan ve tüketicileri yanıltan ifadelere de dikkat çeken Atabaş, “Bir ürünün ‘doğal, naturel, katkısız, hormonsuz, saf, köy ürünü, çiftlikten, ev yapımı, sağlıklı’ gibi ifadelerle pazarlanması onun organik olduğu anlamına gelmez” uyarısında bulundu. Atabaş, tüketicilere “Eğer bir ürünü kendiniz yetiştirmiyorsanız mutlaka organik sertifikası olup olmadığına bakın” mesajını verdi.

GEZEGENİN SAĞLIĞI İÇİN DE ORGANİK GIDA TÜKETMEK…

Organik üretim ve tüketimin sadece insan için değil gezegenin sağlığı ve iyiliği için de önemli olduğunu vurgulayan Özlem Atabaş, organik ve organik olmayan (konvansiyonel) gıdaların arasındaki farkları şöyle sıraladı:

*Organik ürünlerin kokusu, aroması, damakta bıraktığı gerçek tat konvansiyonel bir ürünle asla karşılaştırılamaz. Bunun yanında son kullanma tarihini uzatmak için koruyucu kullanılmadığından organik gıdanın daha taze olduğu söylenebilir.

*Bazı bilimsel çalışmalar, organik besinlerin konvansiyonel olarak yetiştirilen benzerlerinden daha fazla vitamin, mineral, antioksidan gibi besin öğelerine sahip olduğunu göstermektedir. Ek olarak koruyuculara, kimyasallara ve besinlere alerjisi olan insanlarda sadece organik besinleri tükettiğinde bu semptomların azaldığı veya yok olduğu görülmüştür.  

*Organik ürünler pestisit, fungusit, herbisitler ve insektisit gibi kimyasalları içermez. Suni gübre, GDO’lu tohum kullanılmaz. Bu kimyasalların ve yapay maddelerin bölgesel tarımda çokça kullanılan ve yediğimiz besinlerin içinde veya üzerinde kalan kalıntıların riski büyüktür. Bugün otizmden, hormon bozukluklarına, kanserden alerjilere birçok kronik hastalığın sessiz tetikleyicileri olduğunu bilimsel kanıtlarıyla biliyoruz.

* Organik çiftçilik çevre için daha iyidir. Ekolojik tarım uygulamaları hava kirliliğini azaltır, suyu korur, toprak kaymasını azaltır, toprak verimliliğini arttırır ve daha az enerji kullanır. Organik çiftçilik küçük hayvanlar ve kuşlar için de daha iyidir; çünkü kimyasal ilaç kalıntıları kuşlar, arılar ve küçük hayvanlar için yeniden üremeyi zorlaştırabilir ve hatta onları öldürebilir. 

*Organik çiftlikler daha verimli toprağa sahip olma, daha az enerji kullanma ve daha fazla karbon tutma eğilimindedir. Araştırmalar, organik çiftliklerin geleneksel tarıma kıyasla 45 daha az enerji kullandığını, 40 daha az karbon emisyonu açığa çıkardığını ve 30 daha fazla biyolojik çeşitliliği teşvik ettiğini göstermiştir.

TÜRKİYE’DE ORGANİK GIDAYA OLAN GÜVEN DÜŞÜK

Türkiye’de organik üretime olan güven düzeyinin çok düşük olduğunu belirten Atabaş, bu ürünlerdeki fiyat politikasının da tüketiciyi uzaklaştırdığının altını çizdi. Ancak bu noktada aslında konvansiyonel ürünlerin ‘fazla’ ucuz olduğunu vurgulayan Atabaş, güvenli gıda tüketiminin bireysel sağlık giderlerini önemli ölçüde azalttığını bir kez daha hatırlattı.

Atabaş, Türkiye’deki bir diğer sorunun da ülkemizde üretilen organik ürünlerin çok büyük bir yüzdesinin yurt dışına ihraç edilmesi olduğunun altını çizdi. Bu sorunun iç piyasadaki satışların artmasıyla çözülebileceğini vurgulayan Atabaş, “İç pazarda likidite gerçekten bizi aşan bir sorun” yorumunu yaptı.

GEKOO NE VAADEDİYOR?

GekoO’da dürüst ve adil, gıda güvenliğine dayalı, gerekli sertifikalar ve dinamik bir kontrol mekanizmasına sahip şekilde üretim yaptıklarını belirten Özlem Atabaş, ürünlerinin hammaddelerine kadar organik ürün belgesine sahip olduğunu belirtti. 

Paketleme aşamasına kadar etkin bir şekilde kontrol edilen GekoO ürünlerinde üretim ve pazarlamanın tüm aşamalarında karbon ayak izi, geri dönüşüm gibi, doğa dostu üretim ve tüketim ilkelerine dikkat edildiğinin altını çizen Atabaş, “Adil ve dürüst ticarete inandığımız için uzun vade talep eden, yüksek iskontolar ile çalışan zincir marketlerden ve satış noktalarından uzak duruyoruz. Aşırı tüketimi önlemeyi, ürüne değer vermeyi, emeğe ve doğaya saygıyı duymayı her seferinde hatırlatıyoruz” şeklinde konuştu.

Atabaş, kadınların ekonomik olarak güçlenmesini ve kadın istihdamını arttırmayı hedeflediklerini de vurgulayarak, “Bu işi yapmamızın tek akılcı nedeni, ekolojik tarımın küresel iklim değişikliğini gerileteceğine, en önemlisi yaşamı ayakta tutacağına inanmamız” mesajını verdi.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı