Category Archive : Sağlık

Kovid-19 bulaşanların çoğu iyileşiyor

Ankara

Çin’de ortaya çıkan yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) 4 Mart itibarıyla dünyada 93 binden fazla kişiye bulaştığı tespit edilirken, bunlardan 50 bin 984’ü iyileşti.

Kovid-19 görüldüğü bildirilen ülkelerdeki yeni vakalara ilişkin güncel verilerin derlendiği “Worldometer” internet sitesinde yer alan bilgilere göre, yeni tip koronavirüs nedeniyle şu ana dek 3 bin 203 kişi hayatını kaybetti.

Hastalığa karşı aşı geliştirme çalışmaları sürerken, vakaların yarısından fazlasında semptomları gidermeye yönelik tedaviler başarılı oldu. Şu ana dek Kovid-19 tespit edilen 50 bin 984 kişi taburcu edildi.

Salgında şu ana dek hastaların yüzde 3,4’ü hayatını kaybetti, yüzde 54,7’si iyileşti.

Salgın, enfekte vaka sayısı, can kaybı ve yayılma hızı bakımından son 20 yılda etkili olan diğer küresel koronavirüs salgınlarını geri bırakmakla birlikte, ölüm oranı bakımından daha düşük bir seyir izliyor.

Çin’den 2002-2003 yıllarında dünyaya yayılan Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu (SARS), 8 bin 96 kişiye bulaşmış ve 774 kişinin ölümüne yol açmıştı.

Suudi Arabistan’da 2012’de ortaya çıkan Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) ise 2 bin 506 kişiye bulaşmış ve 862 kişi hayatını kaybetmişti.

Ölüm oranı SARS’ta yüzde 9,6, MERS’te ise yüzde 34 olmuştu.

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma ile Türk Cerrahi derneklerinden obezite açıklaması

Ankara

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği (TEMD) ve Türk Cerrahi Derneği (TCD) tarafından 4 Mart “Dünya Obezite Günü” dolayısıyla yapılan ortak açıklamada, Türkiye’de obezite sıklığının giderek arttığı, bununla birlikte başta Tip 2 diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları ve kanserler olmak üzere, birçok kronik hastalığın görülme sıklığının yükseldiği vurgulandı.

Türkiye’de 20 milyon obezite hastası olduğu, bunlardan 2 milyonunun ise “şiddetli obezite” kategorisinde yer aldığı ve acilen tedavi beklediğinin öngörüldüğü vurgulanan açıklamada, obezite ile mücadele için toplumun bütününü hedef alan, akılcı ve sürdürülebilir koruyucu hekimlik uygulamalarına ihtiyaç duyulduğu değerlendirmesinde bulunuldu.

Obezite gelişimindeki en önemli faktörün sağlıksız beslenme alışkanlığı ve yetersiz fiziksel aktivite olduğuna işaret edilen açıklamada, bazı endokrin hastalıkların, psikiyatrik bozuklukların, ilaçların veya nadir görülen genetik rahatsızların da obeziteye neden olabileceği belirtildi.

Açıklamada, bu yüzden her obezite bireyin kapsamlı değerlendirilmesi, obeziteye neden olduğu tespit edilen faktörlerin ortadan kaldırılması gerektiği kaydedildi.

“Obezite ile mücadelede asıl hastalığın gelişmesi önlenmeli”

Açıklamada, obezite tedavisi için öncelikle yaşam biçimi ve alışkanlıkların düzenlenmesi gerektiğinin altı çizilerek, şunlar kaydedildi:

“Yaşam biçimini düzelttiği halde yeterli kilo veremeyen kişiler için tıbbi tedavi denenmeli, bundan da yarar görmeyenler ise obezite cerrahisine yönlendirilmeli. Obezite cerrahisi ile hastaların hem kilo fazlalığı hem de eşlik eden metabolik hastalıklardan kurtulması mümkün olabilir. Ancak cerrahi yaklaşım, obezite ile mücadelenin son basamağı olmalı.”

Obezite cerrahisinin deneyimli cerrahlar tarafından, donanımlı merkezlerde ve belirli koşullar halinde yapılması gerektiği vurgulanan açıklamada, “Bilinen yöntemler dışında kalan ve henüz hiçbir rehberde önerilmeyen uygulamaları ‘diyabet cerrahisi’ adıyla insanımız üzerinde deneyen kişi, merkez ve kuruluşların mutlaka engellenmesi gerekli. Henüz deneysel boyutta olan tüm yeni uygulamaların, tanımlanan özelliklere sahip merkezlerde, klinik araştırma kapsamında ve denetim altında yapılması sağlanmalı.” uyarısında bulunuldu.

Açıklamada, obezite cerrahisinin obezite ile mücadelenin son halkası olduğu ve Türkiye’deki tüm hastalar için çözüm olamayacağı belirtilerek, “Obezite ile mücadelede asıl önemli unsur hastalığın gelişmesinin önlenmesidir. Bu nedenle, ülkemizde sağlıklı beslenme alışkanlığını yerleştirecek ve fiziksel aktiviteyi arttıracak önlemlerin alınması esastır. Obezite ile mücadelede merkezi ve yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve ulusal basınımızın da sorumluluğu olduğu unutulmamalı.” ifadelerine yer verildi.

‘Obeziteyi Değiştiren Şehir İstanbul Projesi’ niyet mektubu imzalandı

İstanbul

Tüm dünyada ortak kutlanan 4 Mart Dünya Obezite Günü’nde, Danimarka Konsolosluğu, Novo Nordisk ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Diyabeti Değiştiren Şehirler Programı’na İstanbul’un “Obeziteyi Değiştiren Şehir İstanbul Projesi” ile katılması için niyet mektubu imzalandı.

Kurucuları arasında Novo Nordisk’in yer aldığı programa İstanbul’un da katılmasını öngören niyet mektubuna, Danimarka İstanbul Başkonsolosu Anette Snedgaard Galskjot, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Şengül Altan Arslan ve Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Dr. Burak Cem imza attı.

Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Dr. Burak Cem, Malta Köşkü’nde gerçekleştirilen imza töreninde yaptığı konuşmada, Türkiye’yi ve öncelikle İstanbul’u Novo Nordisk’in global projesine dahil etmekten dolayı mutlu olduklarını ifade etti.

Novo Nordisk’in global ölçekteki en önemli projelerinden birinin “Diyabeti değiştirmek” olduğunu vurgulayan Cem, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Novo Nordisk Türkiye olarak bu girişimi 2005 yılından bu yana Türkiye’de de sürdürüyoruz. ‘Obeziteyi Değiştiren Şehir İstanbul’ projesi de diyabetin ana nedenlerinden biri olan obeziteyle mücadeleyi hedefliyor. Kurucuları arasında Novo Nordisk’in yer aldığı Diyabeti Değiştiren Şehirler Programı, tüm dünyada nüfuslarının toplamı 150 milyonu geçen 22 kentte yürütülüyor. İstanbul da artık bu programın bir parçası olacak. Türkiye, Avrupa’daki en yüksek diyabet sıklığına ve üçüncü en yüksek diyabetli birey sayısına sahip ülke. Her 100 kişiden 14’ünde diyabet hastalığı görülen Türkiye’de Ekim 2019’da yayımlanan 9. Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) Diyabet Atlası verilerine göre 6,5 milyondan fazla diyabet hastası bulunuyor. Son yıllarda şehirleşmenin getirdiği hareketsiz yaşam, sağlıksız ve yanlış beslenme, genetik yatkınlık, hem obezite hem de diyabete zemin hazırlıyor.”

“Obeziteli bireylerden oluşan bir ülke yapsak dünyanın üçüncü büyük ülkesi olur”

Cem, diyabetin en önemli nedenlerinden biri olan obezitenin, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hızla arttığını işaret ederek, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre bugün dünyada 650 milyon obeziteli birey bulunduğunu anlattı.

5 yaş altındaki 41 milyon çocuğun fazla kilolu veya obeziteli olduğuna dikkati çeken Cem, şunları söyledi:

“Obeziteli bireylerden oluşan bir ülke yapsak dünyanın üçüncü büyük ülkesi olur. Obeziteli bireylerin sayısı dünyada olduğu gibi Türkiye’de de giderek artıyor. Dünya Sağlık Örgütünün son raporuna göre 18 yaş üstü yetişkin nüfusta Türkiye yüzde 32 görülme sıklığı ile Avrupa şampiyonudur yani günümüzde, Türkiye’de her 3 kişiden birisi obeziteli. Diyabet ve obezite konusunda sürekli yeni tedaviler geliştiren bir şirket olarak amacımız, toplumda obezitenin artmasının önüne geçmek, ayrıca diyabetin doğru tedavi ve aktif bir hayat ile düzgün yönetilmesinin mümkün olduğu bilincini oluşturmaktır.”

Cem, Novo Nordisk olarak Türkiye’de obezite ve diyabetle mücadele çalışmalarına yönelik özel projelere koşulsuz destek verdiklerini aktararak, “Bu konularda ilgili sivil toplum kuruluşlarımız ve derneklerle birlikte yol alıyoruz. İBB ve Danimarka Konsolosluğu işbirliği ile yürütülecek bu programın önce İstanbulluların sonra da diğer illere örnek olarak tüm vatandaşlarımızın hayat tarzına katkı sağlayacağına inanıyoruz.” dedi.

“Şehrin sağlık durumunu geliştirmeye katkımız olacağı için mutluyuz”

Danimarka İstanbul Başkonsolosu Anette Snedgaard Galskjot da Türkiye ve Danimarka arasındaki iş birliklerine, sağlık konusunda önemli bir halkanın daha eklenmesinden memnuniyet duyduklarını belirtti.

Danimarka hükümeti olarak hem ülkelerinde hem de dünyada Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Gelişme Hedeflerine uyumu önemsediklerini ve bu hedeflere ulaşmalarını sağlayacak çabaları desteklemeyi amaçladıklarını ifade eden Galskjot, “Diyabeti Değiştiren Şehirler Programı, ‘İyi Sağlık Durumu’ ile ‘Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar’ gelişme hedeflerine tam olarak hizmet ediyor. Dünyanın önde gelen şehirlerinden İstanbul’un bu programa katılarak şehrin sağlık durumunu geliştirmeye katkımız olacağı için mutluyuz.” dedi.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Şengül Altan Arslan da projenin İstanbul ve İstanbullular adına önemli bir kazanç olduğunu dile getirerek, “Kronik hastalıklar tüm dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı, nüfusun yaşlanması gibi sebepler obezite ve diyabete zemin hazırlamakta artan kentsel nüfusla birlikte daha fazla bireyi etkisi altına almaktadır. Bu doğrultuda bakıldığında topluma hizmet eden ve politika oluşturan tüm birimlerin eşgüdümü ve birlikte çalışmaları önem arz etmektedir.” diye konuştu.

“Dünya Obezite Günü” paneli

İmza töreninden sonra 4 Mart Dünya Obezite Günü dolayısıyla “Obeziteyi Değiştiren Şehir İstanbul ve Dünya Obezite Günü” konulu panel gerçekleştirildi.

Türkiye Obezite Araştırma Derneği (TOAD) Başkanı Prof. Dr. Volkan Yumuk, 4 Mart’ın obezite bakımından bir farkındalık günü olduğunu söyledi. Obeziteye bir günün yetmeyeceğinin altını çizen Yumuk, “Çünkü obezite bir ömür boyu süren önemli bir hastalıktır. Türkiye’nin 2010’da obeziteyi bir hastalık olarak tanıması çok önemli. Biz başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere tüm paydaşlarımızla el ele çalışıyoruz. Derneğimizin obezite ile mücadele konusunda yaptığı bazı farkındalık projeleri yürütüyoruz.” dedi.

Novo Nordisk Türkiye’nin desteğiyle Obezite Akademisi’ni oluşturduklarını da anlatan Yumuk, bu platformla da farkındalık çalışmaları yaptıklarını, 2017-2018 yılında obezite merkezlerini gündeme getirdiklerini. Avrupa Obezite Araştırma Derneği standartlarında Türkiye’de 11 obezite merkezinin faaliyet gösterdiğini bildirdi.

Diyabetli Çocuklar Vakfı Başkanı Prof. Dr. Şükrü Hatun ise çocuklarda şişmanlık görülme sıklığının yüzde 25 arttığını, projenin İstanbul’da obezite ve diyabeti değiştireceğine inandığını dile getirdi.

İstanbul’un sağlıklı gelişimine katkıda bulunmayı amaçlayan ve Türkiye Obezite Araştırma Derneği (TOAD) ile Diyabetli Çocuklar Vakfı’nın (DİYAÇEV) ortaklığıyla sürdürülecek proje, obezite ile mücadele ederek, diyabeti azaltmayı hedefliyor.

Stres ve baskı ‘gerilim tipi baş ağrısı’na neden oluyor

İstanbul

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Kartal Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Özen Yetkin, sinir, kaygı bozuklukları, korku ve endişe nedeniyle oluşan, stres ve baskı altında kalındığında nükseden, öğleden sonra daha sık yaşanan baş ağrılarının gerilim tipi baş ağrısı olarak adlandırıldığını belirtti.

İstanbul Sağlık Müdürlüğünden yapılan açıklamada baş ağrıları hakkındaki görüşlerine yer verilen Yetkin, toplumda baş ağrısı şikayeti olan kişilerin oranının yüzde 90’lara ulaştığını, tüm baş ağrılarının yüzde 90’ını migren ve gerilim tipi baş ağrılarının oluşturduğunu, ikincil baş ağrılarının ise daha az sıklıkta görüldüğünü kaydetti.

Baş ağrısı ataklar halinde ortaya çıkıyorsa buna migren ağrısı denilebileceğini aktaran Yetkin, migren ataklarının kiminde yılda 1-2 kez, kiminde ise ay içerisinde defalarca görülebileceğini ifade etti. Yetkin, çoğunlukla şiddetli seyreden migren ağrısını diğer ağrılardan ayıran en önemli özelliğin ise ağrıyla birlikte bulantı, ses ve ışığa duyarlılığın ortaya çıkması olduğunu belirtti.

“Aile öyküsü olanlarda migren hastalığı ihtimali yüzde 40”

Özen Yetkin, migrene yol açan nedenlerin başında genetik faktörlerin geldiğine dikkati çekerek, “Aile öyküsü olanlarda migren hastalığı ihtimali yüzde 40’tır. Hem annesi hem babası migren hastası olan bir kişi ise yüzde 75 oranında migren şikayetleri yaşayabilmektedir. Migren ağrısının nedenlerinden biri de hormonal değişimlerdir. Bu nedenle migren, en sık kadınlarda görülür. Kadınlarda görülme sıklığı erkeklere göre 3 kat fazla olan migren atakları özellikle adet dönemlerinde hormonal değişimden dolayı şiddetini artırabilir.” ifadelerini kullandı.

Migreni tetikleyen unsurların kişiye göre farklılık gösterebileceğini aktaran Yetkin, “Tüm tetikleyicilere dikkat etmenizde fayda var. Örneğin peynir ve çikolata gibi bazı yiyecekler migreni tetikleyebilir. Bunun yanı sıra öğün atlamak veya öğünü geciktirmek, yeterli su içmemek de migren ataklarına neden olabilir. Uyku düzeni de migren için önemlidir.” değerlendirmesini yaptı.

Yetkin, migren tedavisindeki ilk süreçte, hastanın şikayetlerinin doktor tarafından değerlendirilerek klinik tanı konulduğunu, beyne ait bazı hastalıklardan şüphelenildiğinde ise bunları dışlamak üzere incelemeler yapıldığını belirterek, tekrarlayıcı baş ağrısı olanlara en azından bir kez beyin tomografisi çekilerek migreni taklit edebilecek hastalıkların araştırılmasını tavsiye etti.

Gerilim tipi baş ağrısı

Uzman Dr. Yetkin, sinir, kaygı bozuklukları, korku ve endişe nedeniyle oluşan, stres ve baskı altında kalındığında nükseden, öğleden sonra daha sık yaşanan baş ağrılarının gerilim tipi baş ağrısı olarak adlandırıldığını belirtti.

“Başın etrafını saran bir ağrı” şeklinde tanımlanan bu tipin, kafada doluluk, şakaklarda basınç ve ağırlık hissi, kaslarda hassasiyet ve ağrı özellikleriyle seyrettiğine dikkati çeken Yetkin, “Bunların yanı sıra baş ağrıları en az 10 ve 30 dakika süreyle 7 gün kadar sürüyorsa migrenin aksine zonklama yoksa hafif veya orta şiddetteyse, başın her iki tarafında da görülüyorsa, günlük fiziksel aktivitelere değişime sebep olmuyorsa, baş ağrısı esnasında mide bulantısı, kusma ya da ışığa ve sese karşı hassasiyet oluşmuyorsa bu gerilim tipi bir baş ağrısı olabilmektedir.” ifadelerini kullandı.

“Neşeli kişilerde gerilim tipi baş ağrısının görülme oranı daha az”

Tedavide ağrı kesicilerin kullanılabileceğini aktaran Yetkin, şunları kaydetti:

“Bu ağrı kesiciler ilk kullanımlarda işe yararken, ilerleyen zamanlarda etkisini kaybedebilir. Bu nedenle, ağrı kesiciyle tedavi yerine daha özgül yaklaşımlarla tedavi önerilmektedir. Gerilim tipi baş ağrılarında gerilim ve kaygıyı azaltıcı yönlü ilaçlar, rahatlama egzersizleri ve psikoterapi gibi yöntemlerden oluşabilmektedir. Stres, kaygı, endişe gibi yoğun duyguların dengelenmesi önem taşımaktadır. Bunun için gereken psikolojik destek alınmalı ve stresle baş etme kişinin hayatına bir strateji olarak kazandırılmalıdır. Alınacak psikolojik danışmanlık hizmetinde gevşeme teknikleri öğrenilmelidir. Düzenli egzersiz yapılmalı ve düzenli uyuyarak şikayetlerin azalması, yorgunluktan kaynaklı güçsüz kalma ihtimali yok edilmelidir. Öğün atlamaksızın besin tüketilmelidir. Neşeli ve mutlu kişilerde gerilim tipi baş ağrısının görülme oranının daha az olduğu gözlenmiştir.”