Category Archive : Sağlık

Beyin embolisine müdahale ilk 4,5 saat içinde yapılmalı

Artık zaman, beyindir…

Kaybedilen her saniye beyinde hasar bırakıyor…

Beyin embolisine müdahale ilk 4,5 saat içinde yapılmalı 

 

 

Beyne pıhtı gitmesi ve beyin damarlarının tıkanması olarak ifade edilen beyin embolisi, beyin dokusunun beslenmesini engelleyerek felce neden oluyor. Felçlere ‘beyin atağı, beyin krizi’ denildiğini ifade eden uzmanlar, yeni geliştirilen tedavi yöntemleriyle sorunun giderilebildiğini fakat müdahalede ilk 4,5 saatin kritik olduğuna dikkat çekiyor. Uzmanlar, felç riskini artırdığı için sigara, nargile ve alkolden kesinlikle uzak durulmasını tavsiye ediyor.

Halk arasında felç olarak da bilinen inmeyi önlemek için yapılması gerekenler konusunda farkındalık oluşturmak ve  inmeye dikkat çekmek amacıyla 10 Mayıs Dünya İnme Önleme Günü olarak anılıyor.

 

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Dünya İnme Önleme Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada inme ve inmeye yol açan beyin embolisi hakkında değerlendirmelerde bulundu.

 

Beyin dokusundaki hasar felce yol açıyor

 

Beyin embolisini beyne pıhtı gitmesi ve beyin damarının tıkanması olarak ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Damarların iç duvarlarında veya kalpte oluşan yoğunlaşmış pıhtılar bir şekilde yerinden beyine gider. Giden pıhtının büyüklüğüne göre, pıhtı hangi damarda takılıp kalır ise damarın sonrasına kan akımı durur ve ilgili beyin dokusu beslenemediği için de hasar görür. Oluşan bu hasara da felç veya inme deriz.” diye konuştu.

 

Müdahalede ilk 4,5 saat çok kritik

 

Prof. Dr. Sultan Tarlacı, ‘Felçlerin tedavisi bugün için, kalp krizlerinde olduğu gibi artık “acil”dir’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

 

“Bundan dolayı artık felçlere “beyin atağı, beyin krizi” deniyor. Yeni geliştirilen tedavi yöntemleriyle artık, beyin damar tıkanıklığına neden olan pıhtı çözülmeye çalışılmakta ve beyin damar tıkanıklığına bağlı gelişen beyine kan akımı azalması ve doku hasarı önlenmeye çalışılıyor. Bu yeni tedavi yöntemi, sadece ilk 4,5 saat içerisinde uygulanabiliyor. Dolayısıyla, artık felçli hastalar, kalp krizleri gibi acil servislere hızla ulaştırılmalı ve beyin görüntüleme teknikleriyle, damar tıkanıklığına mı beyin kanamasına mı bağlı felç olduğu ortaya konulmalı. Eğer damar tıkanıklığına bağlı felç ise ve hasta da ilk 4,5 saat içinde bu tedaviye uygun hale getirilebilmiş ise pıhtı çözücü tedavi uygulanabiliyor. Dolayısıyla bu pıhtı çözücü tedaviyle artık “zaman, beyindir” deyimi ortaya çıktı. Kaybedilen her saniye beyinde geri dönüşümsüz hasarlar bırakıyor.”

 

Temel neden damarların yaşlanması

 

Beyin embolisinin olma nedenini ‘risk faktörlerinin bir ya da bir kaçının bir araya gelerek hareketli bir pıhtı oluşumuna imkan vermesi’ olarak ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bazı durumlarda açık bir risk faktörü tespit edilemezken, bazen de kalp mekanik kapağı veya kalpte bir delik bariz bir neden olarak hemen tespit edilebilir. Temel neden damarların yaşlanmasıdır. Damar yaşı insanın en önemli biyolojik yaş göstergesi. Yaşlanan damar sertleşir, damar içi pıhtılaşmalar, plak dediğimiz kolesterol, yağlar, pıhtılaştırıcı hücreler ve bazı pıhtılaşmayı sağlayan kimyasallar bir araya gelerek olmaması gereken bir plak dediğimiz damar içi kabartı ve birikim olur. Kenardan kan sürekli basınçla akarken de pıhtı-plak kopar ve beyine gider.” dedi.  

 

Sigara ve diyabet riski artırıyor

 

İnmenin belli risk faktörleri olduğuna değinen Prof. Dr. Tarlacı, “Mesela en sık izlenen beyin damar tıkanıklığı için risk faktörleri; sigara tüketimi, hipertansiyon, diyabet, kalpte atrial fibrilasyon denen ritim bozukluğu, kan yağlarının yüksekliği, yüksek alkol alımı, depresyon ve kilo yüksekliği olabiliyor. Dolayısıyla kişiye özel önlemler ve korunma yöntemlerine önem vermek gerekiyor. Bunların her birinin beyin damar tıkanıklığı üzerinde belli oranda risk yaratması söz konusu. Mesela sigara içiyorsanız içmeyene göre 2,5 kat fazla, diyabet var ise 1,6 kat daha fazla felç geçirme riskiniz vardır. Bu nedenle önlem risk faktörleri ile ilgilidir. Bireye göre riskleri analiz edip düzeltmek gerekiyor.” ifadelerini kullandı.

 

Fiziksel aktivite ve egzersizler felç riskini azaltıyor

 

Fiziksel aktivite ve egzersizlerin doğrudan ve dolaylı etkileri ile inme riskini azalttığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Sigara kesinlikle içilmemeli, kullanılmaması gereken ürünlere nargile de dahildir. Alkolün tüm çeşitleri inme riskini artırıyor. Ancak çok zorunluluk ve sosyal nedenler kullanımını gerektiriyor ise bir kadeh kırmızı şarap kullanılabilir.” dedi.

 

Deniz ürünleri tüketilmeli

 

Prof. Dr. Sultan Tarlacı, ‘Şeker hastaları kendi şekerlerinin kontrolünü olabildiğinde uygun aralıklara düşürmelidirler’ dedi ve sözlerini şöyle tamamladı: “Şekerlerini tedavi etmeyi uzun vadeli damar sağlığına yatırım olarak düşünmeleri gerekir. Deniz ürünleri inme riskini azaltırlar, özellikle omega-3 içeren küçük balıklar tercih edilmeli. Fındık, fıstık ve çerezler de esansiyel yağları ve mineralleri ile damarlara iyi gelirler. Kişi şişman ise mutlaka normal aralığa kilosunu indirmek için çabalamalı. Kolesterol evet risk faktörüdür ancak sigara içmek gibi bir risk faktörüdür. Çok yüksek değerler var ise ve birinci derece akrabalarda erken yaşta felç veya kalp krizi var ise, doktor önermiş ise ilaç kullanmaktan kaçınmamalıdırlar. Tüm riskler uygun şekilde azaltılmalıdır.  Nihayetinde kalbe iyi gelen her besin beyne de iyi gelir. Kişi ancak damar gençliği kadar gençtir.”

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Ramazan’da 10 Adımda Sıvı Kaybının Önüne Geçin

Ramazan ayında uzun süren açlık ve susuzluk sürecinde vücudun sıvı dengesini 10 adımda korumak mümkün. Sabri Ülker Vakfı’nın referans kaynaklardan derlediği 10 adımın en başında iftar ile sahur arasındaki zamanda içilmesi gereken 2-2,5 litre su tüketimi yer alıyor.

 

Ramazan ayı boyunca uzun süreli açlık ve susuzluk döneminde vücudun sıvı dengesini korumak büyük önem taşıyor. Besinlerin sindirimi, dokulara taşınması ve hücrelerde kullanılması süreçlerinde çıkan zararlı atıkların atılması ve vücut ısısının düzenlenmesi için gerekli su miktarı yaşamın devamı için zorunlu bir ihtiyaç. Uzmanlar gündelik yaşamda vücuttaki sıvı dengesi için ortalama 2,5 litre su tüketilmesi gerektiğinin altını çizerken, Ramazan ayında uzun saatler sıvı tüketimi olmamasının risklerini ortadan kaldırmak için kolayca uygulanacak metotlar uygulanabilir. Sabri Ülker Vakfı’nın referans kaynaklarla hazırladığı 10 adımda sıvı alımını destekleyen öneriler şu şekilde sıralanıyor: 

 

  • İftar ile sahur arasındaki zamanı değerlendirerek, 2-2,5 litre su (en az 8 su bardağı) içmeye özen gösterin.
  • İftarınıza 1 bardak su ve ardından çorba ile başlayın.
  • Gün boyunca susuzluk hissetmemek için sahurda salatalık, domates, koyu yeşil yapraklı sebzeler, taze sıkılmış meyve suları, süt, çok az tuzlu ayran ve kefir tüketebilirsiniz.
  • Mevsim meyveleri ile hazırlanmış kompostolar sindirim sisteminizi desteklerken, sıvı ihtiyacınızı karşılamaya destek olur.
  • İftardan sonra ara öğün olarak su içeriği yüksek meyveleri (elma, armut, çilek ve erik gibi) tüketin.
  • Çay ve kahve idrar söktürücü olduğu için vücuttan sıvı kaybına neden olabilir. İftar ve sahurda çay ve kahve tüketimini en aza indirin, tüketecekseniz şekersiz veya çok az şekerli ve çok açık olacak şekilde tüketin.
  • Tempolu yürüyüşler ve esneme hareketleri gibi hafif egzersizleri iftardan hemen sonra kesinlikle yapmayın. Yapacağınız hafif egzersizlerin vücudunuzdan sıvı kaybına neden olacağından, ilave su tüketin. Aksi takdirde kendinizi halsiz hissedebilirsiniz.
  • Tuz içeriği çok yüksek besinlerden kaçının veya yemeklere eklenen tuzu en aza indirin.
  • İftarda çiğ veya pişmiş olarak bol sebze tüketin.
  • İftarda yemeklerinizle birlikte az tuzlu ayran, yoğurt, kefir veya cacık gibi su içeriği yüksek süt ürünleriyle sıvı dengenizi koruyabilirsiniz.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Sağlıklı Anne Çocuğunu Adım Adım Kendinden Uzaklaştıran Annedir

Çocuklar ile anneleri arasındaki ilişki çocukların kişiliğini doğrudan etkiliyor. Annesi aşırı koruyucu davranan çocuklar kaygılı bireylere dönüşebiliyor. Çocukların ne kadar çok şeyi, ne kadar erken yaşta tek başına yapmaya başlarsa o kadar özgüvenli olduğunu söyleyen Doktor Takvimi uzmanlarından Uzm. Kl. Psk. Zümrüt Çetin, sağlıklı anne-çocuk ilişkisinin ipuçlarını paylaşıyor.

 

Annemizle olan ilişkimiz aslında hayatla olan ilişkimizin bir yansıması… Anne, bir çocuk için her şey. Hal böyle olunca çocuğun anneyle kurduğu ilişki onun ruhsal yapısını da etkiliyor. Bir çocuğun kişiliğini büyük çapta anne ve baba oluşturuyor. Bir şeyler yaparken “Anneeeee sen de gel! Anneee yanımda dur” diyen çocuklarla zaman zaman hepimiz karşılaşıyoruz. Bu çocuklar tek başlarına bir şeyler yapmıyor, korkuyorlar. DoktorTakvimi.com uzmanlarından Uzm. Kl. Psk. Zümrüt Çetin, “Çocuklarımız eğer tek başına bir şeyler yapmakta zorlanıyor ve annelerini hep yanlarında istiyorlarsa bu anneler olarak bir yerde hata yaptığımızı gösterir” diyor.

 

“Çocuğu ihmal etmekle ihtiyaçlarını gidermek arasında ince bir sınır var”

Sağlıklı annenin, çocuğunu adım adım kendinden uzaklaştıran anne olduğunu söyleyen Uzm. Kl. Psk. Çetin, bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Çünkü insan dediğiniz canlı ne kadar çok şeyi, ne kadar erken yaşta tek başına yapmaya başlarsa o kadar özgüvenli oluyor. Ama bu çocuklarımızı yalnız bırakacağımız, onları desteklemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Girişimlerine biraz destek verip devamını kendisinin getirmesine izin vereceğiz. Çünkü aksi takdirde çocuklar yeteneklerini geliştirme fırsatı bulamıyor. Anne ve baba çocuğun her dilediğini yapınca zorluklarla nasıl mücadele edeceğini de öğrenemiyor. Yani aslında çocuğu ihmal etmekle ihtiyaçlarını gidermek arasında ince bir sınır var.”

 

Kaygılı anneler aşırı koruyucu davranabiliyor

Peki, bu sınırı nasıl çizeceğiz? Hangi noktada çocuğu destekleyecek, hangi noktada tek başına hareket edebilmesi için özgür bırakacağız. Bu soruların yanıtını DoktorTakvimi.com uzmanlarından Uzm. Kl. Psk. Zümrüt Çetin, veriyor: “Kaygılı anneler, çocuklarına aşırı koruyucu şekilde davranır. Fakat bu durum çocuğa zarar verir. “Sen yapma, sen etme, aman sana bir şey olmasın” cümleleri ile büyüyen çocuklar ilerde tek başına bir şey yapamaz hale gelir. Böyle büyüyen çocukların özgüveni düşük, kaygılı bireyler olma ihtimalleri çok yüksektir. Aşırı koruyuculuk, anne ya da babanın duygusal olarak kendini yalnız hissetmesiyle de bağlantılı olabilir ama anne ya da baba bunun farkında olmayabilir. Farkında olmadan yaşanan yalnız kalma korkusu anneleri bu şekilde davranmaya itiyor olabilir. Fakat anneler kasıtlı olarak bunu yapmaz, kendi kaygılarından dolayı bu şekilde davranır. Mesela çocuk 5 yaşındadır ama hala annesi çocuğuna yemek yediriyordur. Yine 5 yaşındaki bir çocuk annesiyle uyuyor olabilir. Bu tutumla büyüyen çocuklar ilerde yani yetişkin olduklarında tek başına karar alamazlar dolayısıyla bağımsızlıklarını kazanamazlar, özgüvenleri ve akademik başarıları düşük olur.”

 

Ağlamak çocuğa iyi gelir

Uzm. Kl. Psk. Çetin, annelerin çocukların ağlamasına izin vermesi gerektiğinin de altını çiziyor. Ağlamanın çocukların ruhsal dayanıklılıklarını artırmaları için aslında bir fırsat olduğuna dikkat çeken Uzm. Kl. Psk. Çetin, “İstediği oyuncak alınmayan çocuk ya da okula uyum sürecinde annesinden ayrılmamak için çığlık atarak ağlayan çocuklarımıza izin verelim ağlasınlar. Ağlamak çocukta travma yaratmaz, aksine yetişkinlere iyi geldiği gibi çocuklara da iyi gelir” diyor.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Mükemmellik sendromu hem anneye hem çocuğa zarar!

Yetersizlik… Çaresizlik… Suçluluk… Özellikle de mükemmeliyetçi annelerin Covid pandemisi sürecinde hissettiği duygulardan bazıları… Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi’nden Uzman Psikolog Cansu İvecen “Covid pandemisinin yol açtığı aşırı kaygı ve belirsizlik bir yana, online eğitim süreci ve ofisin eve taşınması büyük çoğunlukla anneleri ve çocukları etkiledi. Özellikle mükemmeliyetçi yapıya sahip olan annelerin hissettiği yetersizlik duyguları kendilerini suçlu ve çaresiz hissetmesine; bu da çocuğu ile olan ilişkisinde çatışmaların artmasına ve olumsuz duyguların hakimiyetine neden oldu. Oluşan bu kısır döngü ile anneler kendilerini tükenmiş ve yorgun, çocuklar ise bu çatışmalı, kendi üzerindeki kontrolün fazla olduğu ilişki içerisinde duygusal olarak mutsuz hissederek davranışsal problemler geliştirdi” diyor. Uzman Psikolog Cansu İvecen, 9 Mayıs Anneler Günü kapsamında yaptığı açıklamada; mükemmeliyetçi annelik sendromunun hem annelerde hem çocuklarda yol açtığı sorunları anlattı; mükemmeliyetçi annelere özel 9 önemli öneride bulundu.   

Çocuklarda yol açtığı sorunlar:

Başarı anksiyetesi

Annenin çocuğu ile ilgili gerçekçi olmayan beklentiler içerisinde olarak, onun var olan potansiyeline uygun olmayacak ölçüde başarı beklentisi çocuklarda başarıya dair anksiyete oluşmasına neden olmaktadır. Ayrıca annenin kendi anneliği ile ilgili sahip olduğu inançlar ve beklentiler doğrultusunda bunları karşılayamaması ve çocukla sorun yaşıyor olması başarısızlık anksiyetesi oluşturabilmektedir.

Davranış problemleri

Çocuklar yaşamış olduğu çatışma ve negatif duygu durumlarını çeşitli davranış problemleri ile yansıtabilmektedir. Burada önemli olan çocuğun bu davranışı neden yaptığından ve nasıl sonlandıracağımızdan daha ziyade “bu davranışı ile hangi ihtiyacını ifade etmeye çalışıyor” sorusunun yanıtını aramak, bu bakış açısı ile bakıyor olmak gerekiyor. Bu dönemde karşı gelme, tırnak yeme, saç koparma, ağlama nöbetleri vb. bir takım rutinden farklı davranış görülebilmektedir.

Depresyon

Değişen rutinler ile beraber ev içerisinde her şeyin sorunsuz ve kusursuz olması yönündeki beklentileri anneyi strese sokarak çocuklarda yetersizlik duygularını pekiştirmekte ve depresif hissetmesine neden olmaktadır.

Kaygı

Pandemi döneminde Covid ile ilgili belirsizliğin devam etmesi ve ev içerisinde yapılacak olan etkinliklerin kısıtlılığı mükemmeliyetçi anneler ile çocukları sosyal ve duygusal yönden karşı karşıya getirdi. Oluşan bu kısıtlılıkla mükemmeliyetçi annelerin ev içerisinde geçirilen bu zamanı en iyi şekilde kontrol etme isteği çocukların kaygılarının artmasına neden olmuştur. 

Mükemmeliyetçi annelerde yol açtığı sorunlar

Tükenmişlik

Ev işleri, çocuk bakımı ve kimi annelerin var olan işlerinin sürüyor olması bu dönem içerisinde her şeye yetebilme anlamında zaman zaman zorlanmalara ve beraberinde tükenmişlik haline neden olabilir.

Aile içi problemlerin artışı

Ev içerisinde annenin kendi ve diğer bireylere karşı beklentilerinin yüksek olması ve bu beklentilerin karşılanamaması aile içi problemlerin artmasına neden olabilir. Çocuğa yaklaşım noktasında oluşan fikir farklılıklarında ya da ev içi düzen konusunda mükemmeliyetçi annenin eşini kontrol altında tutma isteği çatışmalara ve huzursuzluklara neden olmaktadır.

İş yerindeki problemlerin artışı

Bu tür yapıya sahip olan anneler işyerinde de benzeri şekilde kendi işlerini kusursuz yapma çabasına girebilmektedir. Ev içerisinde bu problemlerin devam etmesi kişinin duygusal olarak kendini çökkün hissetmesine, dikkat ve konsantrasyon zorluğu yaşamasına neden olabilmektedir. Bu durum işe olan verimini etkileyebilmekte ve korktukları sonuç ile tekrar karşılaşmasını sağlamaktadır.

Öfke problemleri 

Aile içerisinde bir takım şeylerin yolunda gitmediği düşüncesi genel aile içi iletişimi etkileyerek kişilerin birbirlerine öfke duymalarına ve bu duygu ile başa çıkamadıkları durumlarda birbirlerine yansıtarak psikolojik olarak zarar görmelerine neden olmaktadır. 

 

xxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxxx

Mükemmeliyetçi annelere özel 9 öneri!

Uzman Psikolog Cansu İvecen “Her anne için kuşkusuz çocuğu çok özel ve biriciktir. Çocuğunun hayatta mutlu olmasını önemseyerek onları iyi yerlerde görebilme arzuları taşır. Ancak kimi zaman bu özünde iyi niyet ile yaklaştığımız başarılı ve mükemmel bir çocuk yetiştirme arzusu hem çocuk ile olan ilişkinize olumsuz olarak yansırken hem de onun psikolojik anlamda olumsuz etkilenmesine ve kendine duyduğu güvene, başarmaya olan inancına zarar verebilmektedir” diyor. Uzman Psikolog Cansu İvecen, 9 Mayıs Anneler Günü kapsamında yaptığı açıklamada, mükemmeliyetçi annelere 9 önemli öneride bulundu: 

  • Çocuğunuzun yaşına ve gelişimine uygun olarak ve her çocuğu kendi özelinde değerlendirerek yaklaşın. 
  • Çocuğunuzun zayıf olarak gördüğünüz yanları kadar güçlü yanları da bulunmaktadır. Bu yanlarını keşfederek gelişimine destek olun. 
  • Çocuğunuzun kendi kapasitesine ve gelişimine uygun olarak diğer çocuklar ya da kendi çocukluğunuz ile kıyaslamaya başvurmadan ilk adımda başarabileceği küçük hedefler koyun. 
  • Sizin beklentinize uygun davranmadığı zamanlarda olumsuz söylemlerden ve davranışlardan kaçının. 
  • Çocuklar hata yaparak ve bu hata ile ebeveynlerinin doğru rehberliği ile öğrenmektedirler. Her zaman doğru ve mükemmel davranmasını beklenilmemelidir. Yeterince iyi yapamadığını düşündüğünüz bir konu ile ilgili olarak tekrar denemesi yönünde cesaretlendirin.
  • Çocuğun davranışının sonucunda sizin beklentinize uymayan bir takım sonuçlar elde etmiş olabilirsiniz. Ancak sonuçtan daha ziyade süreçte gösterdiği çabayı takdir ederek teşvik edin.
  • Çocuklarınızın yeterince iyi yapamadığı durumlar ile ilgili onların yerine bir takım şeyleri yapmak yerine fırsat tanıyın. Bu fırsat esnasında yine başarabileceği, onun düzeyine uygun sorumluluklar belirleyin.
  • Çocuğunuzun beklentinize uymayan davranışlarında onu cezalandırmak yerine bu davranışının altında yatan ihtiyaç ne olabilir bunu sorgulayın.
  • Farkında olarak ya da olmayarak çocuk üzerinden gerçekleşen başarı, mükemmel olma gibi beklentilerinizin yetişkin olarak sizdeki karşılığının ne olduğunu düşünün. Zorlandığınız anlarda ve durumlarda kendi bedeninizi tarayarak neler olup bittiğini fark ederek duygularınızı düzene sokmak için mola verin. 

 

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Son yılların gözdesi BBL (Brezilya Poposu Estetiği) hakkında bilinmeyenler

Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi uzmanı Op. Dr. Furkan Certel son yıllarda dünya kadınlarının gözdesi olan BBL (Brazilian Butt Lifting) yani Türkçede bilinen adıyla Brezilya Poposu Estetiği hakkında pek bilinmeyenleri anlattı.

 

            

BBL ameliyatı aslında total vücut şekillendirme ameliyatı olarak da isimlendirilebilir. İnsanlar arasında yanlış bilinenin aksine bu ameliyatı sadece popo büyütme olarak düşünmek doğru değildir. BBL ameliyatında biz tüm gövdeyi, hatta bunun yanında arzulanırsa kolları ve bacakları da yağ alma ve yağ verme yöntemleri ile şekillendirerek arzu edilen atletik, sportif ve de aynı zamanda kıvrımlı bir şekle kavuşturabiliyoruz.

            

Geçtiğimiz yüzyılın aksine, dünyamızda ideal estetik vücut yapısı “0 beden”den daha kıvrımlı hatlara sahip olma yönünde değişmektedir. Dişiliğin ve çekiciliğin sembolü olan bu kıvrımları BBL ameliyatı ile elde etmek mümkündür. 

            

Peki BBL ameliyatı nasıl yapılmaktadır?

            

BBL ameliyatının temel prensibi istenmeyen yerlerdeki yağları alarak bunların bir kısmını istenilen yerlere transfer etmektir. Yani bir nevi liposuction (yağ emme), ve yağ enjeksiyonu ameliyatlarının kombinasyonudur. Fakat bu yağ alma ve verme işlemi mutlaka estetik ve sanatçı bir gözle yapılmalıdır. Sadece bu şekilde sanki sosyal medyada bir filtre ya da photoshop kullanmış gibi bir görüntüye kavuşmak mümkündür. 

            

BBL ameliyatı genel anestezi altında ve hastane ortamında yapılır. Ortalama 3 saat kadar sürer. Hasta bir gece hastanede yatırılır. Liposuction esnasında dokuya verilen sıvıları ve sonradan oluşacak ödemleri vücut dışına çekmesi için ilk 24 saat drenler kullanılır. Böylece uzun vadede oluşacak ödem ve şişkinliğin büyük ölçüde önüne geçilmiş olunur. 

 

BBL ameliyatı sonrası nasıl bir süreç yaşanır?

            

Ameliyattan sonra 1-2 hafta istirahatin ardından günlük yaşama dönülebilir. Hastaların ortalama 4-6 hafta korse kullanmaları gerekmektedir. Bu süre zarfında enjekte edilen yağların hacim kaybetmemesi için baskıdan korunması lazımdır. Ameliyat sonrası 6 hafta poponun üzerine oturmak uygun değildir. Hastalara verdiğimiz özel bir yastık kullanılarak oturulmalı, böylece popoya olabilecek direkt bir baskıdan kaçınılmalıdır. Her ne kadar ameliyat sonunda bile sonuçlar farkedilir halde olsa da, ödemlerin tamamen inmesi, cildin tekrar yerine oturması ve nihai vücut şeklinin ortaya çıkması için 3-6 ay gereklidir. Ameliyat sonrası dönemde hastaların ağrı seviyesi yapılan liposuction işleminin genişliğine ve kişilerin ağrı toleransına göre değişkenlik göstermekle birlikte genellikle orta seviye” olarak nitelendirilebilir.

 

Kimler BBL ameliyatı için uygundur? 

 

BBL ameliyatında temelde yağ alma ve yağ verme prensiplerine dayanarak vücut şekillendirildiği için teorik olarak herkese bu ameliyat yapılabilir. Fakat pratikte cerrahların bazı kısıtlamaları vardır. Aşırı kilolu hastalar (Vücut kitle indeksi>33), genel sağlık durumu ameliyata uygun olmayanlar, ameliyat öncesi ve sonrasında verilecek önerilere uyum sağlamayacak kişiler bu ameliyat için uygun değildir. Kilo olarak zayıf ve cilt altında fazla yağ dokusu olmayan bayanlar bu ameliyatı yaptıramayacağını düşünse de hasta çok aşırı zayıf değilse liposuction alanları genişletilerek zayıf kişilerde de çok başarılı BBL sonuçları alınabilmektedir. Skinny BBL Ameliyatı” olarak nitelendirilen bu işlemin sonuçları yüz güldürücüdür.

 

BBL ameliyatı sonuçları kalıcı mıdır?

 

BBL ameliyatı aslında bir liposuction ve yağ enjeksiyonu kombinasyonudur. Liposuction yapılan bölgelerdeki yağ hücrelerinin sayısı kalıcı olarak azaltıldığı için hastalarımız kilo alsa bile bu bölgeler tekrar kalınlaşmaya dirençli olacaktır. 

 

Bununla birlikte hacim arzu edilen bölgelere enjekte edilen yağların yaşaması için kan dolaşımına ihtiyacı vardır. İlk haftalarda çevre dokulardan difüzyon yoluyla beslenen yeni yağ hücreleri, salgıladıkları büyüme faktörleri ile ilerleyen günlerde kendi kan damarlarını oluşturacaklardır. Fakat bu süre zarfında bir kısım yağ hücreleri de beslenemedikleri için ölecek ve vücut tarafından eritilecektir. Uygun teknikle yapıldığı zaman sağ kalım oranı yaklaşık 60tır. Bu süreç ameliyat sonrası 2. Ayda tamamlanır ve hastalarımız 2. Aydan sonra muhafaza ettikleri hacimin keyfini kalıcı olarak ömür boyu süreceklerdir.

 

Op. Dr. Furkan Certel Kimdir? 

1985 Manisa doğumlu olan Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi uzmanı Op. Dr. Furkan Certel, 2009 yılında İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden mezun. Tıp fakültesinden mezun olduktan sonra TUS sınavı sonucunda Marmara Üniversitesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi bölümünü kazandı. Buradaki eğitimini 2014 yılında tamamlayarak Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi uzmanı olmaya hak kazandı. 

Op. Dr. Furkan Certel Devlet Hizmet yükümlüsü olarak Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 2014-2015 yılları arası hizmet verdi. Mecburi hizmet süresini ağırlıklı olarak burun estetiği, vücut estetiği, el cerrahisi, maksillofasiyal cerrahi, kanser cerrahisi gibi alanlarda yüzlerce başarılı ameliyat yaparak tamamladı. Bu yıllarda girmiş olduğu sınavlar neticesinde “Avrupa Plastik Cerrahi Birliği Uzmanı (EBOPRAS)” ünvanını taşıma hakkı kazandı. 2016 yılında İstanbul’a dönerek özel muayenehanesinde hizmet vermeye başladı. Evli ve iki çocuk babasıyı olan Certel, iyi derecede İngilizce bilmektedir.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Çocuklarda görülen davranış sorunları, depresyon ve kaygılar oyun terapisi ile tedavi edilebilir

Çocuklarda görülen birçok sorunu oyun terapisi ile tedavi etmek mümkün. İstanbul Bilgi Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı akademisyenleri ve öğrencilerinin TÜBİTAK desteği ile gerçekleştirdiği çalışmada 4-10 yaş arası terapiye başvuran çocukların oyun terapileri incelendi. Araştırmanın sonuçları gösteriyor ki çocukların zorlandığı duyguları oyun yoluyla dışa vurmaları ve terapistleri ile birlikte bu duyguların nereden kaynakladığını çözebilmeleri, onların bu duyguları düzenlemesinde anahtar rol oynuyor. Oyun terapisi sonucu çocukların pek çok alanda işlevselliği artıyor

 

Oyun terapisinin çocuklarda görülen birçok sorunu tedavi edebileceğini söyleyen İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Sibel Halfon, “Çocuklarda görülen davranış sorunları, kaygılar ve depresif duygular konusunda ebeveynler oyun terapisine başvurabilir. Çocukların terapide oynadıkları oyunlardaki temalar hem kendilerini deneyimleme biçimini hem de dolaylı olarak ebeveynleri ile ilişkilerini yansıtabilir. Bu nedenle terapistler çocukların oyunlarında fark ettikleri ve çocuklar için anlamlı olduğunu düşündükleri temaları hem çocukları hem de ebeveynleri ile ilişkiyi anlamak için kullanabilir. Düzenli yapılan ebeveyn görüşmelerinde, ebeveynlerin çocukların duygularını daha iyi anlamaları için danışmanlık verilebilir. Burada önemli bir husus etik ilkeler çerçevesinde çocuğun terapist ile paylaştıklarının detayının aralarında kalması ancak ana hatlarıyla ebeveyn ile paylaşılması” dedi. 

Çocuklar temsili oyunla iç dünyalarını dışa yansıtabilir

Oyun terapisinde çocukların oynadıkları oyunların onların dış dünyada yaşadıkları sorunların simgesel yansıması olabileceğini belirten Halfon, şöyle devam etti: “Örneğin gece korkuları ile terapiye başvuran bir çocuk, geceleri neden korktuğunu sözel olarak anlatmakta zorlanabilecekken, bu duygusal zorlukları oyun yolu ile dile getirebilir. Çocuklar bunu genellikle temsili oyunlarla yaparlar. Örneğin, çocuğun oyunda prenses olması, çocuğun terapiste sen polissin ben de hırsız diyerek bir hırsız polis oyunu kurması veya çocuğun odadaki insan figürlerini kullanarak hayali bir aile yaratması, onlara bakması, beslemesi ve gezdirmesi temsili oyunlara örnek sayılabilir. İçinde farklı ilişkisel ve duygusal temalar barındıran temsili oyunlar çocuklara kendilerini anlatmak için bolca esneklik sunar. Çocuklar oyun terapisinde temsili oyunları kullanarak kendi iç dünyalarında onlar için anlamlı olan konuları dolaylı olarak yansıtabilir ve terapist ile bunlar üzerine çalışma fırsatı bulabilir. Çocukların oyunda kendilerini anlatabilmeleri için terapistler buna alan açmalı, çocuklarla güvenli bir ilişki geliştirmeli ve bu sayede çocukların kendini ifade etmelerini sağlamalı. Ayrıca, zamanla çocuklarla oyunun anlamlarını çözerek çocuklara kendi iç dünyalarını, duygularını ve hassasiyetlerini anlama şansı tanımalı.”

BİLGİ Psikoterapi Araştırma Laboratuvarı kuruldu

Türkiye’de çocuklar ile yapılan psikoterapi süreçlerinin ilk defa bilimsel olarak incelenmesi için İstanbul Bilgi Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı çatısı altında kurulmuş olan Psikoterapi Araştırma Laboratuvarı’nda bir dizi araştırma yürütülmeye başlandı. 2016-2020 yılları arasında Dr. Öğr. Üyesi Sibel Halfon’un yürütücü, Dr. Öğr. Üyesi Alev Çavdar’ın araştırmacı ve yüksek lisans öğrencilerinin bursiyer olarak çalıştığı “Psikodinamik Oyun Terapisi Sürecinin Etkililiğinin İncelenmesi: Oyun Türleri, Terapötik Müdahaleler ve Terapötik İttifak” isimli TÜBİTAK destekli çalışmada İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık Merkezi’ne farklı şikayetlerle başvuran 4-10 yaş arası çocukların oyun terapileri incelendi. Özellikle terapistlerin çocuklarla uyguladığı terapötik teknikler, çocuk ve terapist arası gelişen ilişki ve çocukların oyun özellikleri gibi psikodinamik psikoterapide etkili olduğu düşünülen unsurlara yoğunlaşıldı. Araştırma sonuçları çocukların temsili oyunlarında kendilerini ve duygularını ifade etmesinin iyileşmelerindeki rolünü gösterdi. Çocukların zorlandıkları duyguları oyun yoluyla dışa vurmasının, bunları terapide düzenleyebilmesinin ve terapistle bu duyguların nereden kaynakladığını güvenli bir ilişki içinde çözebilmesinin onların sorunlarının azalmasında etkili olduğu görüldü.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Cigna 7/24 Sağlıklı Hayat Sigortası ile Evden Çıkmadan Online Doktor ve Psikolog Hizmeti

Cigna Sağlık Hayat ve Emeklilik, sağlık alanında sunduğu ürünler ve ek hizmetleriyle müşterilerinin pandemi ve tam kapanma döneminde hayatlarını kolaylaştırmayı amaçlıyor. 

 

Cigna 7/24 Sağlıklı Hayat Sigortası, içeriğinde bulunan Online Sağlık Paketi kapsamındaki ücretsiz Online Doktor ve Online Psikolog Hizmetleri ile müşterilerine evden çıkmaya gerek kalmadan sağlık danışmanlığı alma şansını sunuyor.

 

200 yılı aşkın tecrübesiyle, 30 ülkede 180 milyondan fazla müşterisine hizmet veren uluslararası sigorta devi Cigna Global ile Türkiye’nin en büyük özel bankalarından QNB Finansbank’ın güçlü iş birliğinde faaliyetlerini sürdüren Cigna Sağlık Hayat ve Emeklilik, sunduğu ürünler ve ek hizmetleriyle müşterilerinin pandemi ve tam kapanma döneminde hayatlarını kolaylaştırmayı amaçlıyor. 

 

Cigna 7/24 Sağlıklı Hayat Sigortası, vefat teminatı ile Covid-19 ve bunun gibi salgın hastalıklar dahil olmak üzere hayatta karşılaşabilecek risklere karşı güvence sağlıyor. Bu ürün içeriğinde bulunan Online Sağlık Paketi kapsamındaki ücretsiz Online Doktor ve Online Psikolog Hizmetleri ise ülkemizde tam kapanmanın yaşandığı bugünlerde evden çıkmaya gerek kalmadan sağlık danışmanlığı alma şansını sunuyor. 

 

Bu paket kapsamında kişiler, uzman doktorlarla 7 gün 24 saat online olarak 15’er dakikalık sınırsız sayıda ücretsiz görüşme yapabiliyorlar. Uzman psikologlarla ise poliçe süresince 4 kez, 15'er dakikalık online seanslar ile ücretsiz danışma fırsatına sahip olabiliyorlar. 

 

Cigna 7/24 Sağlıklı Hayat Sigortası ile sigorta sahipleri sağlıkları ile ilgili sorun yaşadıkları anda bir hastaneye başvurmadan önce Online Doktor hizmeti aracılığı ile uzman bir doktorla görüşerek tedavi konusunda doğru yönlendirmeleri alabiliyor, ön tanı ve teşhis ile iyileşme sürecini hızlandırabiliyorlar. Daha önce yaptırılmış olan tahlil ve tetkikler hakkında da uzman doktorlardan görüş alma şansına sahip olunuyor. 

 

Sigorta sahipleri bu hizmetlerden kendileri veya çocukları için faydalanabiliyor. 

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Suriye’de PCR testleri başladı

Dünya Doktorları Derneği (DDD), Suriye’de çatışmalardan etkilenmiş muhtaç ve savunmasız insanlara sağlık hizmeti götürmeye devam ediyor. Dernek, bir yandan bölge insanının sağlık sorunlarına çözüm üretirken, diğer yandan hem pandemiyle mücadelede hem de Covid-19 vakalarının tespiti konularında görevler üstleniyor. Merkezlerinde pandemiden korunma eğitimleri veren DDD, Covid-19 vakalarının tespit edilmesi ve salgının bölgede kontrol altına alınabilmesi için PCR testlerine başladı. Avrupa Birliği Sivil Koruma ve İnsani Yardım Operasyonları Birimi – ECHO fonlarıyla temin edilen PCR testleri sadece Covid-19 belirtileri gösteren, Covid-19 hastalığına sebep olan virüsü taşıdığından kuşku duyulan kişilere yapılıyor. DDD yaptığı PCR testleri sonucunda pozitif çıkan vakaları, işbirliği içinde olduğu tedaviden sorumlu sağlık birimlerine yönlendiriyor. 3 ayda 20.000 test yapabilme kapasitesi bulunan DDD merkezlerindeki bu rakamın bölgedeki ihtiyaca ve fon desteğine bağlı olarak artması bekleniyor. 

 

Karantina ve tedavi merkezleri devrede

 

Dünya Sağlık Örgütü öncülüğünde yürütülen ''Kuzey Batı Suriye Sağlık Kümeleri Covid-19 pandemisiyle mücadele planı'' kapsamında, bölgede karantina ve gerekli tedavi hizmetini sağlayan 12 hastane ve 36 Covid-19 Toplum Tedavi Merkezi bulunuyor. İhtiyaç olması durumunda bu merkezlerde gerekli karantina işlemleri de uygulanıyor.  

 

Dünyaya aşı çağrısı

 

DDD, Ocak ayında tüm dünyaya aşı çağrısı yapmıştı. Kıtlık ve çatışmalar gibi nedenlerle yoksul ve evsiz kalan milyonlarca insanın pandemi sürecinde çok daha savunmasız hale geldiği vurgulanan çağrıda, “Birbirleriyle yarışırcasına ön siparişler veren zengin ülkeler buna son vermeliler. Bu aşıların bir kısmını yoksul ülkelerle paylaşmalılar. İnsanların aşılara erişimini sağlamak için bilgi ve kaynak paylaşımı, içinden geçtiğimiz ve bir süre daha devam edecek bu sıkıntılı süreçte çok büyük önem taşıyor” denilmişti.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Kilo Vermeyi Zorlaştıran 8 Hata

Kilo vermek isteyen birçok kişiden,  “su içsem yarıyor”, “hiç yemiyorum ama hala kilo alıyorum” gibi ortak cümleler duymuşsunuzdur. Ancak diyet yaparken ya da sadece kilo kontrolü sağlarken bilerek ya da bilmeden yapılan bazı davranışlar kilo vermeyi engelleyebiliyor. “Ağzımızdan geçen her lokma, her içecek bilinçli tüketilmeli” diyen Diyetisyen ve Fitoterapi Uzmanı Buket Ertaş, farkında olmadan yapılan küçük hataların gün sonunda istenmeyen sonuçlara neden olabileceğini anlattı. Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “Kalorisiz gibi görünen içeceklerin tüketimi herkesin göz ardı ettiği bir hata! ‘Ekmeği kestim’ cümlesini çevremizden çokça duyarız. Ancak kilo aldıran tek şeyin karbonhidrat olduğu algısı yanlıştır. Fazla yediğimiz protein de vücutta yağ olarak depolanır! Çok sağlıklı ve faydalı herhangi bir gıdanın gereğinden fazla tüketilmesi de kilo artışına sebep olabilir!” diye konuştu. Kilo kaybını zorlaştıracak hataları ve doğru davranış biçimlerinin nasıl olması gerektiği konusunda şunları anlattı: 

ANA YEMEKTEN KAÇIP ATIŞTIRMALIKLARA SIĞINMAK

Gün içinde atıştırılan kuruyemiş ve meyveler, sağlıklı barlar ve diğer ara öğün alternatiflerinin sandığımız kadar masum olmadığını hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Diyetisyen ve Fitoterapi Uzmanı Buket Ertaş,  şu bilgileri verdi:  “Acıktıysanız ve bir şeyler atıştırıyorsanız, genellikle porsiyon kontrolü sağlamak çok zorlaşır. Bu durum da küçük hacimlerde büyük kaloriler almamıza neden olabilir. Bunun yanında ana öğünlerin tamimiyle iptal edilip ara öğünlerle bir düzen kurmak çok yanlıştır. Ara öğün ve atıştırmalıkların, öğün aralarında ihtiyaç halinde ve miktar ayarlaması yapılarak tüketilmesi gereken yiyecek veya içecekler olduğu unutulmamalı.”

ÇAY VE KAHVEYİ SUYUN YERİNE KOYMAK

Gerek kilo kontrolünü sağlamada gerekse diyet yaparken, en az yenilen besinler kadar önemli bir başka unsur da yeterli su tüketmek. Dolayısıyla yeterli su içmemek de önemli hatalardan birini oluşturuyor. Özellikle su yerine çay ve kahve tüketiminin de önemli bir hata olduğunu hatırlatan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “Çay ve kahve diüretik dediğimiz içeceklerdendir. Yani vücuttan su kaybına neden olur. Aslında sanılanın aksine vücudun su depolarına katkı sağlamaz. Susuzluğunuzu çay ve kahve içerek gideriyorsanız su kaybettiğinizi unutmayın.” Diye konuştu. 

HAFTASONU KAÇAMAKLARINI MASUM GÖRMEK

Diyet sırasında yapılan uygulamalardan biri de ödüllendirme. Bu yöntemin toplumda çokça kullanılmasına karşın doğru bir yaklaşım olmadığını belirten Uzm. Dyt. Buket Ertaş,  “Hafta içi kişinin kendine eziyet edercesine diyet yapıp hafta sonu yediği her şeyi kendine hak görmesi hem metabolizmanın bozulmasına hem de sağlığın bozulmasına sebep olabilmektedir.” Dedi. 

GÜN İÇİNDE AZ YEMEK YİYİP, AKŞAM SOFRAYA ÇOK AÇ OTURMAK 

“Güneş battıktan sonra insan metabolizması da dinlenme moduna geçer, sindirim yavaşlar, hareketin de azalmasıyla alınan her kalorinin dönüşü muhteşem olur” diye konuşan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, şu bilgileri verdi: “Güne artık sağlıklı beslenmeyle başlayacağım fikriyle başlayıp, sağlıklı beslenmenin aç kalmayla doğru orantılı olduğu yanılgısına düşüyorsanız akşam bilinçsizce aldığınız kaloriler başınıza dert olabilir. Herkesin sağlıklı yaşamını sürdürebilmesi için alması gereken bir kalori var. Gündüz bu ihtiyaçlarımızı karşılamazsak vücut bunu akşam tamamlamak zorunda kalır. Halsizlik başlar, kan şekeri düşer ve gece acıkmaları meydana gelir. Günlük enerji ihtiyacımızı gündüz aç kalmadan karşılarsak, yani gün içine dağılımını mantıklı şekilde yaparsak gece gıda tüketimimiz daha az olacaktır. Dolayısıyla kilo kaybımız da kolaylaşacaktır.”

PROTEİN TÜKETİMİNİN KİLO ALDIRMAYACAĞINI DÜŞÜNMEK

Kilo verme döneminde genellikle günah keçisi olarak karbonhidratların seçildiğine işaret eden Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “Makro besinlerimiz temelde 3 gruba ayrılır: karbonhidrat, protein, yağ. Her ne kadar tek suçlu olarak karbonhidratlar görülse de aslında 1 porsiyon karbonhidrat ve proteinin kalorileri birbirine eşittir. Ayrıca protein kaynaklarından aldığımız yağ ise cabasıdır. Her ne kadar proteinin metabolizmayı hızlandırıcı etkisi olsa da gereğinden fazla tüketmenin de kilo aldıracağı unutulmamalı” Diye konuştu. 

İÇECEKLERDEKİ KALORİYİ DÜŞÜNMEMEK

Kilo kaybı hedefinin olduğu dönemlerde genelde yenilenlerle ilgilenirken içilenler göz ardı edilebiliyor. Bu durumun da kilo verme sürecinde en çok yapılan hatalardan biri olduğuna işaret eden Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “Sütlü, kremalı, şuruplu kahveler bunların en güzel örneğidir.  Öğün geçiştirmek adına yemek yemeyip, aromalı bir kahve içmek aslında kendinize yaptığınız bir kötülük. Ayrıca kefir, süt, maden suyu gibi sağlıklı olarak düşündüğümüz ara öğün alternatiflerinin de aromalılarından uzak durmak gerekli. Meyveli ve şeker ilaveli içecekler hem kan şekerinin hızlı yükselmesine hem de kilo artışına sebep olacaktır.” 

LIGHT ÜRÜNLERE GEÇİP TÜKETİMİ ARTIRMAK  

Diyete giren çoğu kişinin önce mutfak alışverişi yaptıklarını hatırlatan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, sözlerine şöyle devam etti: “Aslında sağlıklı alternatiflere yönelmek ve alışverişi bu yönde gerçekleştirmek doğru bir davranış. Ancak, diyette ‘light’ gibi ibareleri barındıran yiyeceklerin daha sağlıklı veya kalorisiz olduğu düşüncesi yanlıştır. Bu düşünceyle tüketimleri artırmak da kaçınılmaz olarak kiloyu getirecektir. Unutulmamalıdır ki, miktarını ayarladığınız sürece herhangi bir gıdanın light versiyonlarına geçilmesine gerek yoktur. Sağlıklı bir diyet alışverişinde light ürünler yerine taze sebze, meyvelere ağırlık verilmesini öneririm.” 

“YA HEP YA HİÇ” YAKLAŞIMI

Çoğu insanın kilo vermeye karar verdikten sonra diyetinden birçok gıdayı çıkarmak gibi bir hataya kapılabildiğini söyleyen Uzm. Dyt. Buket Ertaş şu bilgileri verdi:  Gereğinden fazla sert diyetler kişinin bir süre sonra kararından vazgeçmesine ve eski alışkanlıklarına daha keskin şekilde dönmesine neden olur. Yapılacak en iyi şey, kilo artışına sebep olabilecek alışkanlıkları belirleyip, çok sevilen, tüketilmediğinde mutsuzluk yaratan gıdaları diyetisyen kontrolünde sık olmamak koşuluyla tüketmek olacaktır.”

 

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sezaryenle doğan çocukta stres hormonu daha çok salgılanıyor”

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik bölümü tarafından 5 Mayıs Dünya Ebeler Günü’nde “Sürdürülebilir Gelecek İçin; Ebeler Her Yerde” başlıklı bir sempozyum düzenlendi. Ebelik mesleğinin önemine dikkat çeken Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuktaki güvenli alan ve güvenli bağlanma duygusu ile hayat yolculuğu başlıyor. Onun hayatına ilk dokunuş da ebenin o andaki dokunuşu oluyor.” dedi. Normal doğumun bebek sağlığı için çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sezaryenle doğan çocukta doğduktan sonra beyin stres hormonunu daha çok salgılıyor. Kanaldan geçerek doğan yani o doğum sürecini yaşayan çocuklarda ise beyin stres hormonunu daha az salgılıyor.” dedi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuğun o kanaldan geçmek için gösterdiği mücadele onun hayattaki ve karşı doğduktan sonra karşılaşacağı strese karşı ilk deneyimi oluyor. O deneyimi sezaryenle çocuğun elinden almış oluyoruz.” dedi.

 

Pandemi koşulları nedeniyle çevrimiçi düzenlenen 5 Mayıs Dünya Ebeler Günü Sempozyumu, bu alanda eğitim gören öğrencileri uzman isimleri buluşturdu.

 

Prof. Dr. Güler Cimete: “Ebelik en hassas gruplarla çalışan bir meslektir”

 

Aynı zamanda sempozyum başkanı da olan Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Güler Cimete açılış konuşmasında içinde bulunulan Anne Bebek Ruh Sağlığı Haftasında ve 5 Mayıs Dünya Ebeler Günü’nde böyle bir sempozyum düzenlemekten mutluluk duyduklarını belirterek sempozyuma katılan Ebelik Derneği başkanlarına da teşekkür etti. Sempozyum konusunu sürdürülebilirlik olarak belirlediklerini belirten Prof. Dr. Güler Cimete, “Çünkü sürdürülebilir sağlık kalkınma hedeflerine ki bunların içinde sağlık hedefleri önemli bir yer tutuyor. Diğer hedefler de sağlığı direkt ya da dolaylı bir şekilde etkiliyor. Bu hedef alanlarında da ebelere düşen sorumluluklar oldukça fazla ve ebelerin yeri de gerçekleştirdikleri hizmetlerle oldukça fazla. Bu yıl Uluslararası Ebelik Örgütü tema olarak ‘Verileri İzle Ebelere Yatırım Yap’ başlığına seçmiş durumda. Özellikle gebe sağlığını koruma,  geliştirme, sağlıklı ortamlarda doğum yaptırma, lohusalık döneminde izleme, ülkemizde 0-6 yaş çocukların büyüme gelişmesinin izlenmesi, bağışıklama gibi hizmetler de ebelere verilmiştir. Dolayısıyla ebelik, en hassas gruplarla çalışan bir meslektir.” diye konuştu.

 

Prof. Dr. Güler Cimete: “Ebeliğin, anne bebek ölümlerini önlemede 80’lere varan katkısı var”

 

Uluslararası Ebeler Örgütü’nün toplum sağlığı hizmetlerinin en iyi şekilde verilmesi amacıyla politikalar belirlenmesini ve ebelere yatırım yapılmasını önerdiğini kaydeden Prof. Dr. Güler Cimete, “2014 yılında ortaya konulan Dünya Ebelik Durumu Raporu, ebelerin yerini ve önemini, anne ve bebek ölümlerinin azaltılmasında özellikle ne kadar etkili olduğunu ortaya koydu. Ebelik hizmetlerinin anne bebek ölümlerini önlemede yüzde 80'lere varan katkısı var.” dedi. Prof. Dr. Güler Cimete, “Ebe sayısının artırılması, eğitim düzeyinin yükseltilmesi, çalışma ortamı uygun koşulları sağlaması halinde 2035 yılına kadar anne ölümlerinin 41’i, yeni doğan ölümlerinin 39’u, ölü doğumların 26’sı önlenebilecek. Bu da yılda ortalama 2.2 milyon insanın ölümünün önlenmesi anlamına gelmektedir. O nedenle ebelik müdahaleleri çok önemli.” diye konuştu. 

 

Prof. Dr. Şefik Dursun: “Son 10 yılda ebelik mesleği ile ilgili sağlık politikaları büyüdü”

 

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şefik Dursun ise açılış konuşmasında ebelerin bizim toplumumuzda ve diğer toplumlarda kıymetinin son derece fazla olduğunu belirterek “Son 10 yılda ebelik mesleği ile ilgili sağlık politikaları kabul edilebilir ve değer verilebilir şekilde büyütüldü, genişledi. Üsküdar Üniversitesi olarak geçtiğimiz yıl mezunlar verdik. Hemşerilik ve ebelik en çok insanla ilgilenen bölümlerdir. Diğerleri de ilgileniyor elbette ama ebelik ve hemşirelik daha farklı.” dedi. Üniversite olarak en iyisini yapmaya çalıştıklarını belirten Prof. Dr. Şefik Dursun,  “Üsküdar Üniversitesi de bir ekip çalışması içerisinde çok güzel bir noktaya geldi.” dedi.

 

Prof. Dr. Mehmet Zelka: “Tüm dünyada sağlığa artan bir şekilde önem veriliyor”

 

Üsküdar Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Zelka da açılış konuşmasında günümüzde ülkelerin sağlığa artan bir şekilde önem verdiklerini belirterek bunda içerisinde bulunduğumuz pandemi sürecinin de etkili olduğunu kaydetti. Bugün Dünya Sağlık Örgütü’nün de aldığı bir tavsiye kararı olduğunu belirten Prof. Dr. Mehmet Zelka, ülkelerin gayri safi milli hasılalarının asgari yüzde beşini sağlık sektörüne ayırmalarını tavsiye ettiğini söyledi. 

 

Prof. Dr. Mehmet Zelka: “Nitelikli ebelik eğitimi için gayret gösteriyoruz”

 

Sağlığa gittikçe artan bir şekilde önem verilmesinin sağlıkla, sağlık sistemleri ile ilgili düzenlemelere gidilmesine de yol açtığını belirten Prof. Dr. Mehmet Zelka, sağlık alanındaki eğitimlerin de önem kazandığını kaydetti. 10 yaşında genç bir üniversite olan Üsküdar Üniversitesi’nin davranış bilimleri ve sağlık alanında tematik yapıya sahip ilk üniversite olarak kurulduğunu kaydeden Prof. Dr. Zelka, “Üniversitemizde şu anda mevcut olan 6 fakültemizden bir tanesi Sağlık Bilimleri Fakültesidir. Sağlık Bilimleri Fakültesine baktığımızda, Türkiye'de en fazla bölüme sahip olan fakültelerden bir tanesidir. 13 bölümü olan bu fakültemizde, bu 13 bölümden bir tanesi de ebelik bölümü olmuştur. Bu bölümde nitelikli bir eğitimin sürdürebilmesi için bütün arkadaşlarımızla gerek yönetim olarak gerek akademik kadrolar ciddi gayretler gösteriyor.” dedi.

 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Sezaryenle doğan çocuğun stresi yüksek çıkıyor”

 

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, açılış konuşmasında ebelikle ilgili bölümü üniversite olarak ilk açanlardan biri olduklarını ve ebeliğe önem verdiklerini söyledi.

Son yapılan bilimsel çalışmalarda iki tane olgunun ortaya çıktığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Normal doğumun ne kadar önemli olduğunu gösteren iki tane bilimsel bilgi var. Normal doğan çocukla sezaryen ile doğan çocukların topuklarına doğar doğmaz birer iğne batırılıyor ve onlara stres testi yapılıyor. Beynin salgıladığı stres hormonu ACTH var. Strese karşı vücudun verdiği ilk tepkidir, savaş – kaç tepkisini başlatan hormondur. İğneyi batırdıktan sonra o hormonun hemen kandaki seviyesini ölçüyorlar. Sezaryenle doğan çocukta doğduktan sonra iğne batırıldığı zaman beyin stres hormonunu daha çok salgılıyor. Kanaldan geçerek doğan yani o doğum sürecini yaşayan çocuklarda ise beyin stres hormonunu daha az salgılıyor. Buna prenatal yani doğum öncesi psikoloji deniyor. Sadece bu alana yönelik çalışan psikologlar var. Çocuğun o kanaldan geçmek için gösterdiği mücadele onun hayattaki ve karşı doğduktan sonra karşılaşacağı strese karşı ilk deneyimi oluyor. O deneyimi sezaryenle çocuğun elinden almış oluyoruz.”

 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çocuğun hayatına ilk dokunuşu ebe yapıyor”

 

Doğduğu zaman çocukta ikinci tepkinin ağlamak şeklinde olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Niye ağlar çocuk? Annenin karnı çok konforlu bir alan. Hiç nefes almasına bile gerek yok, her şey hazır geliyor, sıcak ortam. Arada bir de hareketleniyor, hareketli olduğu zaman dışarıdan sevildiğini de hissediyor. Rahatça oynadığı ve hareket ettiği bir ortamdan birdenbire gün ışığına, soğuk bir alana çıkıyor. Öyle olunca çocuğun ilk tepkisi korku oluyor.  Korku olduğu zaman hemen ebeler onu yıkayıp, temizleyip anneye veriyorlar. Bir müddet sonra çocuk için güvenli alan oluşuyor. İnsan beyninde güvenli alan fiziksel değildir, güvenli alan zihinseldir. Eğer mutlu ve sıcak ortam varsa evimiz güvenli alandır. Çalıştığımız yerde sıcak bir ortam varsa güvenli alandır. Stresli bir ortam varsa güvensiz alandır, korku ve stres hormonlarına sebep olur. Çocuktaki güvenli alan ve güvenli bağlanma duygusu ile hayat yolculuğu başlıyor. Onun hayatına ilk dokunuş da ebenin o andaki dokunuşu oluyor.” dedi.

 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Normal doğumda çocukta daha çok antikor görülüyor”

 

Bu alanda yapılan ikinci araştırmanın daha çok mikrobiyolojik araştırma niteliğinde olduğunu ifade eden Tarhan, “Normal doğan çocuklarla sezaryen doğan çocukların enfeksiyon geçirme oranı ile antikorlarının oranları ölçülüyor. Sezaryen ile doğan çocuklarda annedeki birçok antikor sıfır çıkıyor. Normal kanaldan geçerek doğan çocuklarda sezaryenle doğan çocuklara göre daha çok antikor ortaya çıkıyor. Vücuttaki probiyotik ve prebiyotik dediğimiz bize lazım olan mikroplardır. Bunlar vücuttaki bağışıklık sisteminin parçasıdır. Günümüzde milyonlarca probiyotik bakteri kapsüle alınıp satılıyor. Onlar bağırsaklardaki canlı ve faydalı bakterilerdir.” dedi. 

 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Mikrobiyatayı alarak doğan çocuk ilk 6 ayda daha güçlü oluyor”

 

Normal kanaldan doğan çocuklarda, vajinal kanaldan geçerken annenin vücudundaki faydalı mikropların çocuğun ağzına ve burnuna bulaştığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuk onu alıyor ve yutuyor. İlk yuttuğu şeyler aslında annenin vajinal kanalındaki doğal mikroplu ortamda, vücut içinde bir denge içinde olan probiyotik yapıdır. Bu bilimsel çalışmada, sezaryenle doğum yapıyorsanız annenin vajinal kanalındaki sıvıyı çocuğun ağzına burnuna sürün diyorlar. Çocuk için ilk aşı orada olmuş oluyor. Birincisinde stres aşısını öğreniyor, ikincisinde doğal mikroplarla vücudu tanıştırıyorlar. Annenin bağışıklık sistemi ile çocuk ahenkli çalışa kadar yeni enfeksiyonlara karşı hemen vücuttaki doğal biyolojik vitaminleri alsın diye çalışıyorlar. K vitamini gibi vücuttaki birçok vitamini bağırsaktaki mikrobiyota üretiyor. O doğal ve faydalı mikrobiyotayı çocuk anneden alırsa ilk 6 aylık dönemde daha şanslı ve daha güçlü oluyor.” diye konuştu.

 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yakın zamanda sezaryen karşıtlığı başlayabilir”

 

Bilimsel bilgilerin çok biriktiğini söyleyen Tarhan, “Yakın zamanda sezaryen karşıtlığının başlayacağını düşünüyorum. Sigara karşıtlığı başlamıştı. Bunu ilk başlatanlar da hekimlerdi. Sigara içenlerle içmeyenler arasında akciğer kanseri ile ilgili sebep sonuç ilişkisi o kadar çok yüksek çıkıyordu ki bunu başlattılar. Şu anda dünyada sigara ile ilgili müthiş bir bilinç oluştu. Aynı bilinç sezaryenle doğumda yok. Sezaryenle doğum ile normal doğum arasında maalesef kadın doğum uzmanları bazen sezaryeni tercih ediyor. Doğumun da tabii gecesi gündüzü, belirli bir saati yok. Gece kadın doğum uzmanı birçok ameliyat yapmış, yorulmuş, bir de takip ettiği hasta gece üçte telefon edip doğum başladı dediğinde hayatı altüst oluyor. Bakıyorlar doğum yaklaşıyor, daha kolay olduğu için sezaryen yapalım diyorlar. Zaten insanda doğum sancısı korkusu var.” ifadelerini kullandı. 

 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Doğumların yaklaşık yüzde 50’si sezaryen olarak gerçekleşiyor”

 

Şu anda Türkiye'de doğumların yaklaşık yüzde 50’sinin sezaryen şeklinde olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu iç biyolojik ritmimize ve biyolojik doğamıza uygun değil. Bu konularda bir tez konusu vesaire verilebilir. Mezun verdiğimiz için yüksek lisans bölümü de açabiliriz. Preklinik çalışan bir psikoloğa da tez verilebilir. Çocuk ile anne arasındaki iletişim fiziksel temasla değil emosyonel yani duygusal temasla başlıyor. Annenin ses tonu,  sözlerindeki eşik altı vurgular, ninniler çok önemli bu temasta. Bahar olduğu için bir haftada her yer çiçek açtı, yemyeşil oldu. Beynimizin kısa sürede blumming yaptığı ve içe kaçtığı iki dönem var; birinci dönem 0-3 yaş arası, ikinci dönemde ergenlik dönemidir. Orada sinaptik ateşlemeler oluyor. Ondan sonraki çevre ve insan onu buduyor. Otistiklerde budanma olmadığı için beyinleri karmakarışık oluyor. Beyindeki traktuslar, yollar karmakarışık oluyor. Duygusal ve sosyal öğrenme olmadığı için beyin gelişmiyor.”

 

Sempozyumda dört oturum gerçekleştirildi

 

Açılış konuşmalarının ardından oturumlara geçildi. “Güncel Araştırmalarla Anne Sağlığı” başlıklı birinci oturumda Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölümü Öğretim Üyesi Ayça Demir Yıldırım “Güncel Yaklaşımlar Doğrultusunda Antenatal Ebelik Bakımı”; Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan  “Araştırmalar Doğrultusunda; Doğuma Dokunan Ebeler” başlıklı sunumlarını yaptı. İlk oturumda Osmangazi Üniversitesi Ebelik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Fatma Deniz Sayıner ise “Postpartum Süreçte Ebelik Bakımı; Araştırmalar Ne Diyor?” başlıklı sunumu yaptı.

 

Sempozyumun “Güncel Araştırmalarla Yenidoğan ve Çocuk Sağlığı” başlıklı ikinci oturumunda Anadolu Ebeler Derneği Başkanı, Ebe Nasibe Üzel “Yenidoğana Dokunan İlk Eller” başlıklı sunumu yaptı. Bu oturumda Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölümü Öğretim Görevlisi Günay Arslan “Sağlıklı Geleceğin Sağlıklı Çocukları İçin Ebeler” başlıklı sunumu yaptı.

 

Sempozyumun “Anne ve Bebek Ruh Sağlığı” başlıklı üçüncü oturumunda Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ABD, NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Gül Eryılmaz “Prekonsepsiyonel Dönemde Çiftlerin Ruh Sağlığının Desteklenmesinde Ebeler” başlıklı sunumuyla katkıda bulundu. Üçüncü oturumda Karadeniz Teknik Üniversitesi Doğum Kadın Hastalıkları Hemşireliği AD Doç. Dr. Songül Aktaş “Anne Ruh Sağlığının Desteklenmesinde Ebeler” başlıklı sunumunu yaparken; Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Güler Cimete “Çocuk Ruh Sağlığının Desteklenmesinde Ebeler” başlıklı sunumu yaptı.

 

“Ebeliğe Yön Vermek” başlıklı üçüncü oturumda ise Selçuk Üniversitesi Ebelik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sema Dereli Yılmaz, “Neden Ebelik Eğitimine Odaklanılmalı?” ve Üsküdar Üniversitesi Ebelik Bölümü’nden Araştırma Görevlisi Ebru Sağıroğlu, “Ebelikte Uzmanlaşmak” başlıklı sunumlarını yaptı.

Program, fotoğraf yarışması ödüllerinin verilmesiyle sona erdi.

Kaynak: (BHA) – Beyaz Haber Ajansı