Gün: 4 Mart 2020

Koronavirüs gafı sosyal medyada gündem olmuştu! Habertürk spikeri Kübra Par’dan açıklama

Habertürk ekranlarında yayınlanan Kübra Par ile Açık ve Net programına konuk olan Çin İstanbul Başkonsolosu, coronavirüs ile ilgili son durumu paylaştığı sırada Kübra Par “Aslında Çin’in nüfusunu göz önünde bulundurunca bu çok çok küçük bir rakam” ifadelerini kullanmıştı.

Programa konuk olan Çin Bankosolosu başta olmak üzere bir çok kişinin tepkisiyle karşılaşan Kübra Par twitter hesabından açıklama yaptı.

‘VAKA SAYISININ AZLIĞINI VURGULAMAK İÇİN…’

Par, açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “Dünkü tt olayı için küçük bir açıklama yapayım. Çin’de Corona yüzünden hayatını kaybedenlerden sayı olarak bahsetmeme kızanlar oldu. Eleştirileri anlıyorum. Türkiye’de şehitler verdiğimiz bir dönemde iki konu arasında duygusal bağ kuruldu sanırım. Başkonsolos Wei, Corona vakalarının azaldığını, 40 bin kişinin taburcu edildiğini anlatıyordu. O bağlamda vaka sayısının azlığını vurgulamak adına “Çin’in nüfusuna oranla az dedim”. İstatistiklerden bahsediyorduk yani. Canlı yayın risk demek, Allah daha büyük gaflardan korusun”

GÜNÜN ÖNEMLİ HABERLERİ

Türk Kapanı Endonezya’da tanıtıldı!

Endonezya’nın ihtiyaçları için Türkiye’de tasarlanan ve geliştirilen Kaplan MT (Harimau) orta ağırlık sınıfı tankın seri üretimi başlıyor. Tank için yeni ihracat olanaklarına yönelik görüşmeler de sürdürülüyor.

Burası İç Anadolu’nun ‘Karadeniz’i! Gören hayran kalıyor

Eskişehir’e 27 kilometre uzaklıkta bulunan Dağküplü Mahallesi, dağların eteklerindeki konumu, bitki örtüsü ve evlerin mimari dokuları ile Karadeniz’i andırıyor. İç Anadolu Bölgesi’nin ‘Karadeniz’i olarak nam salan köy, drone ile havadan görüntülendi.
Eskişehir’in Sarıcakaya ilçesine bağlı Dağküplü Mahallesi, Karadeniz Bölgesi’ndeki köylere benzerliği ile dikkat çekiyor. Rakımı yaklaşık bin metre olan köyde 115 hane bulunurken, 300 kişi yaşıyor. Yazın nüfusun arttığı köyde ağırlıklı olarak yaşlılar bulunuyor. Doğası ile göz kamaştıran Dağküplü’deki nine ve dedeler, köy havasının ve suyunun verdiği dinçlikle adeta gençlere taş çıkarıyor. Hayvancılık ve tarım ile geçimlerini sağlayan köy halkı, Dağküplü’ye yolu düşenin mutlaka tekrar geldiğini belirtiyor.

“ŞEKER HASTASIYIM, BURANIN HAVASI HASTALIĞIMA ÇOK İYİ GELİYOR”

Köy sakinlerinden Güllü Avşar, Dağküplü’nün yazın ayrı kışın ayrı güzel olduğunu söyledi. Avşar, “Emekli olduktan sonra buraya geleli 12 sene oldu. Geldik yerleştik. Kahve ve dükkan işletiyorum burada. Burayı seviyorum, Karadeniz ikliminin andırdığı için köyümüzün yazı ayrı güzel kışı ayrı güzel. Havası desen gerçekten çok temiz bir havası var. Kendim şeker hastasıyım. Hastalığıma buranın havası çok iyi geliyor. Dağküplü’yü seviyorum. Köyümüzde bulunan çoğu kişi emekli, gençler şehirde yaşıyor. Çocuklarımız hafta sonları geliyorlar, örflerine ve adetlerine de bağlıdırlar. Herkes geçimin sebze yetiştirerek yapıyor. Burası dudu ile ünlüdür. Toptancılar gelir alırlar, dut pekmezi yapıyorlar. Buranın ekşi karadut pekmezi çok meşhurdur, burada yeşilliğin içerisinde bulunmak güzel bir duygu. Ormanın içinde köyümüz. Eskişehir’den başka şehirlerden gelip köyümüzden arazi alanlar çok. Havası sağlık açısından iyi geliyor, bunu doktorlar da tavsiye ediyorlar” diye konuştu.

Türk bilim insanları görüntü kalitesi yüksek taşınabilir mikroskop geliştirdi

İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi’nde (İBG) görevli Türk bilim insanları, yüksek görüntüleme kapasitesine sahip, taşınabilir ve düşük maliyetli mikroskop geliştirdi.

Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) bünyesinde kurulan İBG, önemli bilimsel çalışmalara imza atmaya devam ediyor.

Düşük maliyetli ve yüksek kapasiteli mikroskop geliştirmek için proje yürüten bilim insanları, merkez bünyesindeki nanofotonik ve biyotanımlama sistemleri laboratuvarında yürüttükleri projeyi tamamladı.

Cep telefonlarının görüntüleme özelliklerini kullanan optik düzenekler geliştiren proje ekibi, pille çalışabilen mikroskop geliştirmeyi başardı.

Büyütme kapasitesi 1200X olan mikroskobun bir kilogram ağırlığı ve 12 santimetre uzunluğuyla eğitim, tıp, Ar-Ge ve teknik araştırma alanlarında kullanılabileceği belirtildi.

Öğrencilerin mikroskopla daha fazla vakit geçirmesi hedefi

Proje ekibi lideri Dr. Arif Engin Çetin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, uzun yıllar ABD ve İsviçre’de biyosensör sistemlerinin geliştirilmesi konusunda çalışmalar yaptığını, TÜBİTAK tarafından yürütülen “Yurda Dönüş Araştırma Burs Programı” kapsamında Türkiye’ye döndüğünü söyledi.

Türkiye’ye döndükten sonra yerli mikroskop geliştirme hedefiyle çalıştığını aktaran Çetin, “Ticari mikroskoplar yurt dışından ithal edildiği için fiyatları 100 bin liradan başlıyor. Yüksek fiyatları nedeniyle birçok okul ve üniversitede kullanımı az. Biz öğrencilerin lise ve üniversite eğitimleri boyunca mikroskopla daha çok vakit geçirmeleri için yerli, milli ve taşınabilir bir mikroskop için çalışma yaptık.” dedi.

Cep telefonlarının görüntüleme özelliklerini kullanan, diğer mikroskoplara göre daha üstün özelliklere sahip bir cihaz geliştirdiklerine işaret eden Çetin, şunları kaydetti:

“Bizim geliştirdiğimiz mikroskoptaki en önemli özellik, elde edilen görüntüleri 20 kat daha büyütebilmesi, daha net ve sağlıklı veriler sunabilmesi. Ülkemizin yüksek teknoloji ürünlerine olan bağımlılığını azaltmak istiyoruz. Geliştirdiğimiz mikroskop, 10 bin liraya mal oldu. Piyasada 100 bin liradan başlayan ve taşınmayan ticari mikroskopların yaptığı tüm görüntüleme işlemlerini aynı kalitede yapıyor.”

Cihazın taşınabilir olduğu için her yerde kullanılabileceğini, özellikle okullar için ideal olduğunu anlatan Çetin, mali destek için KOSGEB’e başvurduklarını, 6 aylık süreçte üretime başlamayı umduklarını dile getirdi.

İBG Müdür Yardımcısı Dr. Soner Gündemir de yenilikçi tedavilere yönelik projelerin yanında doğru ve hızlı tanı konmasını sağlayacak teknolojilere de odaklandıklarını belirterek, yerli mikroskobu geliştiren Çetin ve ekibinin daha önce H1N1 virüsünü kısa sürede tespit edebilen taşınabilir cihaz geliştirdiğine dikkati çekti.

Kaynak: AA

Kaspersky, hizmet testinde ilk 3 sırada en fazla yer alan marka oldu

Kaspersky, tüketicilere ve kurumlara yönelik siber güvenlik çözümlerinde öne çıktı.

Kaspersky açıklamasına göre, Kaspersky ürünleri geçen yıl TOP3 tarafından yapılan 86 farklı bağımsız testin 70’inde ilk 3 sırada yer almayı başardı.

TOP3 ölçümleri; 80’den fazla markanın siber güvenlik sektöründeki bağımsız testlerde ve değerlendirmelerde aldıkları toplam puanı temsil ediyor. Her marka, ürünlerinin bağımsız testlerde kaç kez ilk 3 sırada yer aldığına bağlı olarak bir puan alıyor. Ürünlerin girdiği test sayısı da puanı etkiliyor. Birden fazla testte farklı ürünlerle elde edilen sürekli başarı; müşterilere, sektör analistlerine ve uzmanlara marka hakkında tek bir teste kıyasla kapsamlı bir değerlendirme fırsatı sunuyor.

Kaspersky 2019’da girdiği testlerin 70’inde ilk 3 sırada, bu testlerin 64’ünde ise birinci sırada yer aldı. Şirketin Kaspersky Anti Targeted Attack adlı ürünü, 2019’un 3’üncü çeyreğinde ICSA Labs tarafından yapılan Gelişmiş Tehdit Savunması testinde kendi sınıfında yüzde 100 “tespit ve sıfır yanlış pozitif” elde etti.

“Teknolojilerimiz sinsi siber tehditlere karşı korumaya devam ediyor”

Öte yandan, AV-Comparatives, geçen yıl hazırladığı yeni Gelişmiş Gerçek Dünya testine 16 antivirüs markasını davet etti. Açıklar, dosyasız zararlı yazılımlar ve diğer gelişmiş siber tehditlerden oluşan toplam 15 senaryonun tamamında mükemmel puan alan 6 katılımcıdan biri Kaspersky Internet Security oldu. Ayrıca, Kaspersky Endpoint Security for Business de bu başarıyı yakalayan 3 kurumsal ürün arasında yer aldı.

Şirketin Kaspersky Endpoint Security for Business ürünü, “tespit edilemeyen” dosyasız zararlı yazılımlara karşı koruma testinde, yüzde 100 tespit oranı (rakiplerin ortalaması yüzde 68) ve yüzde 94 koruma oranına (diğer markalarda ortalama yüzde 59) ulaştı.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Kaspersky Tehdit Araştırmasından Sorumlu Başkan Yardımcısı Anton Ivanov, siber güvenlik sektöründeki en yüksek koruma standartlarını belirlemekten onur duyduklarını belirterek, “2019’da artan rekabete rağmen teknolojilerimiz milyonlarca müşterimizi en karmaşık ve sinsi siber tehditlere karşı korumaya devam ediyor.” ifadesini kullandı.

Kaynak: AA

Üç boyutlu yazıcılar hangi alanlarda kullanılıyor?

Farkında olmayabilirsiniz ama eğer işitme cihazı kullanıyorsanız, Üç boyutlu yazıcı devrimine çoktan adım atmış olabilirsiniz.

Neredeyse bütün işitme cihazları bu teknoloji kullanılarak üretiliyor.

‘Eklemeli üretim’ olarak da bilinen 3 boyutlu yazıcılar, plastik, metal veya reçinelerden oluşan katmanlar inşa edip bu katmanları birleştiriyor ve sonunda nihai ürün elde ediliyor.

İşitme cihazları üreten Sonova adlı şirketin başkan yardımcısı Stefan Launer, daha önce üretimin elle yapıldığını, maliyetinin yüksek, harcanan zamanın da gereğinden uzun olduğunu söylüyor.

Launer, “Şimdi ise, bir sipariş geldiğinde nihai ürünün bitirilmesi ve teslim edilmesi yalnızca birkaç gün sürüyor. Müşteri de kendine özel üretilen işitme cihazına kavuşuyor” diyor.

3 boyutlu yazıcı teknolojisi 20 yıl önce ilk ortaya çıktığında, sanayinin birçok dalında devrim yaratacağı düşünülüyordu.

Birçok açıdan da başarılı olduğu söylenebilir. 2018 yılında dünya genelinde 1.4 milyon 3 boyutlu yazıcıyla üretilen ürün satıldı. Grand View Research araştırma merkezine göre bu rakam 2027 yılında 8 milyona çıkabilir.

IDC Europe adlı araştırma merkezinden analist Galina Spasova “Teknoloji açısından her geçen gün yeni bir uygulama keşfediliyor. Her yıl yeni materyaller, yeni makineler ortaya çıkıyor” diyor.

Spasova, bu teknolojinin ‘diş sağlığında devrim yarattığını’ söylüyor. Diş kronu ve diş köprüsü üretimini hızlandırdı ve hastaya daha uygun hale getirildi.

Boeing de uzay araçları ile ticari ve savunma uçaklarının bazı parçalarını 3 boyutlu teknoloji ile üretti. BAE Systems da, Typhoon savaş uçaklarının üretiminde bu teknolojiyi kullandı.

Hatta Uluslararası Uzay İstasyonu’nda da bazı yedek parçaların üretilebilmesi için 3 boyutlu bir yazıcı bile bulunuyor.

3 boyutlu yazıcıdan çıkan ‘biftek’

Ama uygulamaların birçoğu hala küçük, deneysel boyutta.

Örneğin, 3 boyutlu yazıcıyla gıda üretilebilir. Barselona merkezli Nova Meat adlı et şirketi, kısa bir süre önce bezelye, pirinç, deniz yosunu ve diğer maddelerden elde edilen bitki bazlı bir biftek üretti.

Bu teknoloji, ince tellerin çapraz geçişli birleşimi yöntemiyle, kas hücrelerindeki proteinleri taklit ediyor.

Nova Meat şirketinden Guiseppe Scionti nasıl üretildiğini şöyle anlatıyor:

“Bu strateji bize elde edilen ürünü, çiğnenebilir olması, gerilebilmesi ve basınca dayanıklılığı açısından değerlendirmemize olanak sağlıyor. Ayrıca farklı et ve deniz ürünlerinin tadı ve besin özellikleri, fiziki özellikleri açısından benzerinin yapılabilmesini mümkün kılıyor.”

Scionti’ye göre gelecek yıldan itibaren restoranlar 3 boyutlu yazıcılar sayesinde kendi bifteklerini kendileri basabilecek.

Bu teknolojinin en çok kullanıldığı alanlardan biri tıp. Bir süredir uzmanlar 3 boyutlu yazıcılarla protez üretiyor. Üstelik piyasadaki mevcut protezlerden daha az maliyetli oluyor.

Üstelik hastaya özel üretim yapılabilir. Bu yılın başında Rusya’da soğuktan bacağını kaybeden bir kediye 3 boyutlu yazıcıyla titanyumdan bir protez bacak basılmıştı.

İlaçlar da 3 boyutlu yazıcıdan çıkabilir. Kullandıkları ilaç dozları ve miktarları yetişkinlerden daha küçük olan çocuklar için yazıcılar kullanışlı olabilir.

İnsan organı üretimi

Bu teknolojiyle üretilen belki de en olağandışı şey insan oranları.

ABD merkezli Rensselaer Politeknik Enstitüsü araştırmacıları kısa bir süre önce 3 boyutlu yazıcıyla, kan damarları olan canlı insan derisi üretmenin yolunu bulduklarını duyurdu. Bu yöntemin yanıklarda doku tedavisi için kullanılabileceği belirtiliyor.

Ama hala aşılması gereken bazı zorluklar var. Teknoloji şimdilik sadece fareler üzerinde denendi. Vücuttaki dokuların bu yöntemi reddetmediğinden emin olunması için çalışmalar devam ediyor. Ama Dr. Pankaj Karande, dokunun özel bir tür fareye yerleştirildiğini ve 3 boyutlu yazıcıdan çıkan derideki damarların farenin kendi damarlarıyla rahatlıkla birleştiğini söyledi.

Dr. Karande, “Bu çok önemli çünkü dokuyu canlı tutan kan ve besinlerin transferi oluyor” dedi.

Bazıları bu teknolojinin daha geniş alanlarda da kullanılabilmesini umuyor.

New York merkezli SQ4D şirketinde görevli mühendis Kirk Andersen “3 boyutlu yazıcıyla üretilen evlerin, binaların bu dünyanın inşa edilme şeklini değiştireceğine inanıyoruz” dedi.

Bu yılın başında bir şirket, kat kat duvarlar ören robotlar sayesinde yalnızca sekiz günde 176 metrekarelik bir ev inşa etti.

Evin çatısı ise yine inşaat işçileri tarafından örüldü.

Anderson, bu yöntemin inşaat sektöründe ‘malzeme ve işçi maliyetlerini büyük oranda düşürdüğünü’ söylüyor. Firmaya göre bu teknolojiyle üretilen evin maliyeti geleneksel yöntemlerle inşa edilen evin maliyetine kıyasla %70 daha düşük.

3 boyutlu yazıcı teknolojisi hala gelişmekte. Kara ve hava aracı üretiminde yaygın kullanılıyor. Dünya genelinde bu yöntemle inşa edilen binalar oldu. Bu da, gelecekte daha yaygın ve farklı alanlarda kullanılabileceğine işaret ediyor.

Covid-19: Binlerce kişinin ölmüne neden olan koronavirüs salgınının kaynağı ne?

Binlerce kişinin ölümüne neden olan yeni koronavirüs (Covid-19) hayvanlardan insanlara sıçradı. Ama nasıl? Bilim insanları salgının kaynağını tespit etmek için zamanla yarışıyor.

Çin’in bir bölgesinde bir yarasa gökyüzünde süzülüyor ve geçtiği ormanlardan birine dışkısıyla koronavirüsün izini bırakıyor. Ormandaki yaban hayvanlarından biri, muhtemelen yaprakların arasında böcek arayan bir pangolin (karıncayiyen) bu dışkıya ulaşıyor ve enfeksiyonu kapıyor.

Yeni virüs de vahşi yaşam döngüsüne girmiş oluyor. Enfeksiyonu kapan hayvanlardan biri bir kişi tarafından avlanınca da, hastalık bu kişiye bulaşıyor. ve virüs yaban hayvanlarının satıldığı pazardaki işçilere bulaşıyor. Küresel boyutlara ulaşacak salgın da böylece doğmuş oluyor.

Bilim insanları, bu senaryoyu doğrulayacak kanıtlara ulaşmaya çalışırken, bir yandan da virüsün bulaştığı yaban hayvanlarını bulmak için çabalıyor.

Londra Hayvanbilimleri Topluluğu’ndan Prof. Andrew Cunningham, olaylar dizisini keşfetmeye çalışmanın ‘detektiflik hikayesi gibi’ olduğunu söylüyor.

Virüsün ana kaynağının birçok farklı yaban hayvanı olabileceğini belirten Cunningham’ın özellikle üstünde durduğu hayvan ise, koronavirüslerin çeşitlerini bedenlerinde barından yarasalar.

Yarasaların etkisi

Bilim insanları, hasta bir kişiden aldıkları yeni virüsün genetik kodunu incelediklerinde sonuçlar Çin’deki yarasalara işaret etmişti.

Büyük koloniler halinde hareket eden bu memeliler uzun mesafeler arası uçuyor ve hemen hemen her kıtada bulunuyor. Nadir olarak hastalanan yarasalar, taşıdıkları mikropları uzaklara ve geniş kitlelere yayabiliyor.

Londra UCL üniversitesinden Prof. Kate Jones’a göre uçmanın gerektirdiği enerjiye uyum sağlayan yarasalar, zarar gören DNA’ları da iyileştirme özelliğine sahip. Jones, “Bu da, yarasaların hastalığa yakalanmadan virüslerle mücadele edebilmelerini sağlıyor, ama bu şimdilik sadece bir fikir” diyor.

Virüsün yayılmasında yarasaların davranış tarzlarının etkili olduğu şüphesiz. Nottingham Üniversitesi’nden Prof. Jonathan Ball bunu şöyle açıklıyor:

“Yarasaların yaşam tarzlarını göz önünde bulundurduğunuzda birçok farklı virüse sahip olduklarını düşünebilirsiniz. Memeli oldukları için bazılarında, doğrudan veya başka bir canlı aracılığıyla insanlara bulaştırma ihtimali var.”

Pangolin şüphesi

Bu bilinmezin ikinci kısmı da, virüsün Vuhan’daki pazara gidene kadar geçen sürede, hangi hayvanın içinde kuluçka sürecinde olduğunun tespit edilmesi. Şüphelilerden biri pangolin (karıncayiyici).

Karınca yiyen bu hayvan, dünyada kaçakçılığı en çok yapılan memeli olarak biliniyor. Soyları da tükenme tehlikesi altında. Pangolinler, özellikle Asya’da revaçta. Geleneksel Çin ilaçlarının yapımında kullanılıyorlar. Ayrıca etlerini lezzetli bulup gıda olarak tüketen de birçok kesim var.

Pangolinlerde de koronavirüsler bulunuyor. Bazılarının yapısının da insanlara bulaşan bu yeni koronavirüsle çok büyük benzerlikler gösterdiği iddia ediliyor. Dolayısıyla yarasalar ile pangolinler arasında virüs geçişi yaşanmış olabilir mi? Uzmanlar henüz nihai bir sonuca varmaktan kaçınıyor zira pangolinlerle ilgili yürütülen araştırmaların verileri henüz açıklanmadı. Bu da bilgilerin teyit edilmesini şimdilik imkansız kılıyor.

Prof. Cunningham araştırmada kullanılan pangolinlerin sayısının ve kökenlerinin önemli olduğunu söylüyor:

“Örneğin, vahşi doğadan doğrudan alınan birkaç farklı hayvan mı (ki öyle bir durumda araştırma sonuçları daha anlamlı olur), yoksa sınırları belirli koruma altındaki bir bölgeden alınan hayvanlar mı ya da bir pazardan alınan hayvanlar mı (öyle bir durumda da virüsün kaynağı doğrudan tespit edilmiş olmaz mı)? “

Yaban hayvan pazarları

Pangolinler ve yarasa türlerinin de aralarında olduğu birçok hayvan pazarlarda satılıyor. Prof. Cunningham’a göre bu da virüslerin bir türden diğerine rahatlıkla geçmesini sağlıyor:

“Dolayısıyla pazar yerleri mikropların bir yerden diğerine, insanlar dahil geçebilmesi için ideal ortamı yaratıyor.”

Vuhan’da salgından sonra kapatılan pazarda yaban hayvanları bölümü de vardı. Bu bölümde, deve, koala ve kuş parçaları dahil avlanan hayvanlar satılıyordu. Guardian gazetesi pazardaki bir dükkanın envanterinde yavru kurtlar, ağustosböcekleri, akrepler, bambu sıçanları, sincaplar, tilkiler, misk kedileri, kirpiler, semenderler, kaplumbağalar ve timsahlar bulunduğunu yazmıştı.

Yarasalar veya pangolinlerin listelerde bulunup bulunmadığını henüz bilmiyoruz. Ama Çinli yetkililer pazarda hangi hayvanların satıldığını tespit etmek için istihbarat topluyor. Prof. Ball “Böyle bir şeyin tekrar yaşanmaması için hangi hayvanda bulunduğunun tespit edilmesi gerekiyor, bu kadar yayılmasına neden olan risklerin de belirlenmesi gerekiyor” diyor.

Son yıllarda ortaya çıkan virüslerin birçoğu vahşi hayvanlardan geçti. Ebola, HIV, SARS ve şimdi de yeni koronavirüste de durum aynı. Prof. Jones enfeksiyona bağlı salgın hastalıklardaki artışın, insanların da bu tip virüsleri tespit edebilme yeteneklerinin de gelişmesine ve vahşi yaşamla olan ilişkinin güçlenmesine bağlıyor.

‘Hayvanlara zarar vermeden çözülmeli’

Prof Cunningham, risk faktörlerinin anlaşılması durumunda yaban hayvanlarına da zarar vermeden virüsün önlenmesi için adımlar atılabileceğini söylüyor.

Doğal yaşamı koruma aktivistleri, her ne kadar virüsün kaynağı olarak gösterilseler de yarasaların ekosistemin işleyişinde önemli bir rol oynadıklarını ifade ediyor.

Prof Cunningham “Böcek yarasaları, sinek ve tarıma zarar veren canlılar dahil birçok böceği devasa boyutlarda yiyor. Meyve yarasaları da ağaçlara polen yayıyor ve tohumlarının çevreye yayılmasını sağlıyor. Yarasaların ‘salgın önleme’ adı altında yanıltıcı bir şekilde ıskartaya çıkarılmamaları lazım” uyarısında bulunuyor.

2002-2003 yıllarında görülen SARS salgınında da benzer bir koronavirüs görülmüştü. Yaban hayvanlarının satışına geçici süreyle yasak getirilmişti ama pazarlar yine kısa sürede Çin genelinde, Vietnam’da Güneydoğu Asya’da ortaya çıkmıştı.

Çin yine genelde gıda, kürk ve geleneksel ilaç üretiminde kullanılan yaban hayvanları ve ürünlerinin alım satımını askıya aldı. Bu yasağın kalıcı olabileceğine dair haberler de geliyor.

Binlerce kişinin ölümüne neden olan hastalığın asıl sorumlusunun ne olduğu ve nasıl yayıldığı henüz kesin olarak bilinmese de East Anglia Üniversitesi’nden Prof. Diana Bell şu uyarıda bulunuyor:

“Farklı ülkelerden farklı habitatlardan ve farklı yaşam tarzlarından, sudan ağaçlardan birçok hayvanı bir araya getiriyoruz, hepsini birbirileriyle karıştırıp bir potada eritiyoruz. Artık buna bir son vermeliyiz.”

Koronavirüs kaç can aldı? Hangi ülkede kaç kişi koronavirüs nedeniyle öldü?Koronavirüs nedir? Coronavirus belirtileri nelerdir? Koronavirüs tedavisi nasıl yapılır? Koronavirüs hakkında merak edilenler ve sıkça sorulan sorular

BiP ‘Acil Durum Butonu’na kayıtlı kişi sayısı 1 milyona ulaştı

BiP’in “Acil Durum Butonu” hizmeti kapsamında “Acil Durumda Ulaşılacak Kişi” olarak belirlenen kişi sayısı 1 milyona ulaştı. BiP, yakın zamanda kullanıcılarına şebeke olmadan mesaj atma imkanı da sunacak.

Turkcell açıklamasına göre, Türk mühendisleri tarafından geliştirilen ve tüm operatör kullanıcıları tarafından ücretsiz olarak kullanılabilen BiP, deprem ve diğer doğal afetler ile acil durumlarda kesintisiz iletişim imkanı sunmak için geliştirdiği Acil Durum Butonu hizmetiyle tüm operatör kullanıcılarının yakınlarına konumlarını ve durumlarını iletmeyi sağlıyor.

Aralık 2019’dan bu yana Acil Durum Butonu’nu devreye alan kullanıcılar, 1 milyon yakınını BiP üzerinden “Acil Durumda Ulaşılacak Kişi” olarak belirledi.

“Acil Durumlarda Ulaşılacak Kişi” olarak yakınlarını kaydeden kullanıcılar, bu özellik sayesinde tek tuşla acil servislerle iletişim kurmanın yanı sıra seçilen 10 kişilik listeye de durum ve konum bilgilerini hem BiP mesajı hem de kısa mesaj olarak ücretsiz gönderebiliyor.

Yeni teknolojik imkanların devreye girmesiyle birlikte Acil Durum Butonu kısa bir süre sonra internet erişimi olmadan da çalışacak.

BiP Acil Durum Butonu ile kesintisiz iletişim

Açıklamada görüşlerine yer verilen Turkcell Dijital Servisler ve Çözümlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Ataç Tansuğ, Turkcell olarak, vatandaşların afet durumlarında yakınlarıyla iletişimde kalabilmeleri için her geçen gün yeni teknolojiler geliştirmeyi sürdürdüklerini belirterek, “Acil durumlar ve doğal afetler sonrasında veri iletişimi de büyük önem taşıyor.” ifadesini kullandı.

Kullanıcılarına her depremden sonra sesli iletişim yerine internet üzerinden iletişim kurmaları çağrısında bulunduklarını aktaran Tansuğ, şunları kaydetti:

“Bu kapsamda geliştirdiğimiz BiP Acil Yardım Butonu sayesinde tüm operatör kullanıcıları acil durumlarda ulaşmak istedikleri kişilere ‘Güvendeyim’ ve ‘Acil Durum Bildir’ seçenekleri ile nasıl olduklarını, konumları ile birlikte hem kısa mesaj hem de BiP mesajı olarak ücretsiz gönderebiliyor. Ayrıca 112 Acil, 155 Polis gibi acil yardım numaralarına tek tuşla ulaşabiliyor. Yeni teknolojiler ile birlikte bu uygulamamızı daha da geliştirerek kesintisiz iletişim sunmaya devam edeceğiz.”

BiP gibi mobil internet kullanan uygulamalar üzerinden yapılan ses çağrıları ve atılan mesajlar, afet zamanlarında sorunsuz olarak karşı tarafa ulaştırılıyor. Ayrıca, mobil internet üzerinden gerçekleşen iletişimde herhangi bir kapasite problemi de yaşanmıyor.

Kaynak: AA

TÜ Rektörü Prof. Dr. Tabakoğlu: ‘Üniversitelerde buluş patlaması yaşanacak’

Trakya Üniversitesi (TÜ) Rektörü Prof. Dr. Erhan Tabakoğlu, KOSGEB ve TÜBİTAK gibi kuruluşların imkanlar sunduğu üniversitelerde buluş patlaması yaşanacağını söyledi.

Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisinin desteğiyle Trakya Üniversitenin ev sahipliğinde organize edilen fuarın son gününde Balkan Kongre Merkezi, Türkan Sabancı Kültür Merkezi ve 75. Yıl Spor Kompleksi’nde 290 firma ve kurum stantlarını gezen öğrenciler, kariyer planlamaları için yetkililerden bilgi aldı.

Rektör Tabakoğlu, kongre merkezinde düzenlenen konferansta, fuara katılan üniversite öğrencilerinin firmalarla birebir iletişime geçtiğini söyledi.

Öğrencilerin her alada kendini geliştirecek adımlar atması gerektiğini belirten Tabakoğlu, “Artık lisedeki gibi oturup derste dinleyen, sınavdan fotokopilerle not alıp geçen öğrenciler istemiyoruz. Biz artık nereye gitmek istediğini hayal etmiş, kendine donanım ekleyerek ilerleyen öğrenciler istiyoruz.” dedi.

Yabancı dil ve girişimcilik sertifikalarının iş hayatı açısından önemli olduğunu vurgulayan Tabakoğlu, şunları kaydetti:

“Türkiye’deki üniversitelerde her türlü imkan var. Bizde yoksa sağlarız, yeter ki talep edin. Böyle olursa kişisel gelişimini sağlayan daha güçlü mezunlar olursunuz. Girişimcilik konusunda da oraya buraya başvurarak ‘asgari ücretle çalışmak istiyorum’ diyen öğrenci istemiyoruz. Biz kendi işini kurmak için gayret gösteren, ‘kaç adam çalıştırabilirim’ diyen öğrenciler istiyoruz. Bunun için orijinal fikirler lazım. Önce ilgilendiğiniz, araştırdığınız, eğitim aldığınız konuda bilginiz olacak.”

Tabakoğlu, öğrencilerin üniversitede ilgi duyduğu alanda bilgi sahibi olması gerektiğini ifade ederek, “Fikriniz olduğu zaman KOSGEB, TÜBİTAK, üniversiteler var, her şey var. Yeter ki o yolları bulup, talep edin. Çok yakın bir gelecekte üniversitelerde buluş patlaması yaşanacak.” diye konuştu.

Konferansta Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Rektörü Prof. Dr. Mümin Şahin, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sedat Murat, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Özdemir ve Kırklareli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bülent Şengörür sunum yaptı.

Kaynak: AA

Siber zorbalık nedir, siber zorbalıkla mücadele için hangi önlemler alınabilir?

İnternet ve bilişim teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte siber zorbalık da son yıllarda dünyada önemli bir sorun olarak tanımlanmaya başlandı.

Siber zorbalık konusu, Türkiye‘de geçen ay hayatını kaybeden üniversitesi öğrencisi Sibel Ünli’nin ölümünün ardından gündeme getirilmişti. Yakınları, Ünli’nin çeşitli sosyal medya platformlarında alaycı mesajlara ve zorbalığa maruz kaldığını ve bu tarz mesajlara canının sıkıldığını belirtmişti.

Dünyada da özellikle sosyal medya üzerinden atılan olumsuz mesajların insanların psikolojisi üzerindeki etkileri tartışılıyor.

İngiltere’nin ünlü sunucularından Caroline Flack’in intiharının ardından yakınları, Aralık ayında erkek arkadaşına şiddet uyguladığı gerekçesiyle gözaltına alınmasının ardından internet ortamında kendisine edilen hakaretlere çok üzüldüğünü söylüyor.

ABD’li 18 yaşındaki ünlü şarkıcı Billi Eilish de artık internette kendisi hakkında yazılan yorumları okumayı bıraktığını söyledi. BBC’ye konuşan Eilish, “Bir süre önce gelen yorumları okumayı kestim Hayatımı mahvediyordu. Ne kadar havalı şeyler yaparsanız, insanlar sizden o kadar nefret ediyor” dedi.

İnternet ortamında zorbalık olarak nitelendirilecek davranışlar yetişkinler için önemli bir sorun olsa da esas risk grubu olarak ergenler ve gençler gösteriliyor.

UNICEF, geçen yıl yaptığı bir açıklamada 15 ile 24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 70,6’sının internette şiddet, siber zorbalık ve dijital taciz gibi olgular yüzünden tehlikelere maruz kaldığına dikkat çekti.

Açıklanan rapor ve istatistikler, İngiltere, ABD ve Kanada’da siber zorbalığa maruz kalan internet kullanıcılarının oranının yüzde 20’nin üzerinde olduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye’de de benzer bir durum söz konusu. Bilgi Teknolojileri İletişim Kurumu (BTK) Başkanı Ömer Sayan, 2017 yılında yaptığı açıklamada, Türkiye’de siber zorbalığa maruz kaldığını açıklayanların oranının yüzde 20 olduğunu söyledi.

Ancak uzmanlar, bu oranın giderek arttığına ve “alarm verici” bir düzeye ulaştığını belirtiyor.

Türkiye’de kısa bir süre önce siber zorbalıkla mücadele için bilinçlendirme ve farkındalık yaratmak amacıyla bir oluşum ortaya çıktı.

Sosyal medya üzerinden biraraya gelen 75 kişinin oluşturduğu Siber Zorbalığa Karşı Farkındalık Projesi, farklı alanlarda bilinçlendirme çalışmaları yapmayı amaçlıyor.

Projenin içinde yer alan öğretmen Ulaş Remzi Koralay ve avukat Rüveyde Gülseza Öztürk, siber zorbalığı, projenin detaylarını ve atılabilecek adımları BBC Türkçe’ye anlattı.

Siber zorbalık nedir?

Siber Zorbalığa Karşı Farkındalık Projesi Basın Sorumlusu Koralay, siber zorbalığın en basit haliyle “bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak bireylere ya da gruplara teknik ya da iletişimsel tarzda zarar verme davranışı” olarak tanımlandığını söyledi.

Koralay, bu tanımın detaylarına girildiğinde “teknik ve iletişimsel tarz” ile “ilişkisel baz” kavramlarının altının özellikle çizilmesi gerektiğini vurguladı:

“Teknik kısmı daha çok siber saldırı bazında ele alınabilir. Bu da donanımsal ya da yazılımsal konular üzerinden ayrılıyor. İlişkisel baz ise daha normal, günlük hayata yönelik. Bir çocuğun bir çocuğu utandırması, taciz vakaları gibi.”

Bugün siber zorbalık olarak genel kabul gören davranışlar arasında bireylerin görüntülerini izinsiz olarak çekip paylaşmak, sosyal medya platformlarından bireyleri aşağılayıcı, alay edici, tehditkar ve cinsel içerikli mesajlar göndermek, kişisel bilgileri rıza olmadan paylaşmak, sosyal medya platformları üzerinden birisi hakkında dedikodu yaymak ve insanlar hakkında karalayıcı bilgiler dolaşıma sokmak gibi eylemler yer alıyor.

Türkiye’de siber zorbalık ne kadar yaygın?

Türkiye’de 2017 yılında Samsung Türkiye ve BTK tarafından yapılan bir çalışmaya göre, siber zorbalığa maruz kaldığını söyleyenlerin oranı yüzde 20.

Aynı araştırmada, öğrencilerin yüzde 11,64’ü siber zorbalığa maruz kaldığını söylerken, yüzde 10,13’ü ise siber zorbalık yaptığını ifade etti.

Siber ortamda sözlü tacize maruz kalanların oranı ise yüzde 25,4.

Siber Zorbalığa Karşı Farkındalık Projesi’nden Koralay ve Avukat Öztürk, durumun daha da ciddi boyutlara ulaştığını söyledi.

Bir okulda öğretmenlik yapan Koralay, “Sosyal medya üzerinde gerçekten çok yaygın. Burada şöyle bir sorun var: Ergenlik dönemindeki çocuklar davranışlarının siber zorbalık olup olmadığı, kasıtlı yapılıp yapılmadığının farkında değiller. Ama şunu söyleyebilirim, her geçen gün kasıtlı siber zorbalık davranışı Türkiye’de de artıyor” dedi.

Öztürk de bazı vakalarda hem mağdurun hem de failin çocuk olduğuna dikkat çekerek, geçmişte büyük ses getirebilecek bu tarz olayların artık sıradan sorgu konularına dönüştüğünü belirtti.

Öztürk, kısa bir süre önce yaşadığı bir olayı şöyle anlattı:

“Küçük bir şehirde yaşıyorum ve burada kısa bir süre önce baro tarafından yapılan bir görevlendirmeye gittim. Bu, siber zorbalık aracılığıyla bir cinsel istismar vakasıydı. Fail de mağdur da 14 yaşındaydı.

“Kendimi, bu kadar küçük bir çevrede bile duyulmadan böyle bir olayın içinde buldum. Önceden böyle şeyler duyulurdu. Bu durum, küçük bir şehirde bile standart sorgu haline gelmiş. Gerçekten alarme olmamız gerekiyor, geç bile kalmışız.”

Siber zorbalık konusunun hukuki boyutu nedir?

Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) tanımlı suçlar, siber zorbalık kapsamına giren eylemlerin de önemli bir bölümünü kapsıyor.

Avukat Öztürk, kanunen gündelik hayatta suç teşkil eden eylemlerin siber alanda yaşanıp yaşanmamasının bir önemi olmadığını ancak siber alandaki eylemlerin mağdur olma sürecini hızlandırdığını ve mağdurun bilinçli olması durumunda kanıt bulmayı kolaylaştırdığını belirtti.

Öztürk, “Ergenlik dönemindeki cezai ehliyeti olmayan veya sınırlı olan çocuklar, siber alanda suça çok daha kolay sürüklenebiliyor. Diğer yandan kanıt-delil elde etme konusunu biraz daha kolaylaştırıyor. Mağdur yeterince bilinçliyse, çok fazla korkuya kapılmadıysa delilleri saklayabiliyor” dedi.

Siber alemde yapılan eylemlerin de TCK’da karşılığı bulunduğu için ayrıca bir yasal düzenlemeye gerek olmadığını düşündüğünü aktaran Öztürk, mevcut kanunların siber zorbalık olarak nitelendirilen eylemlerin cezalandırılması için yeterli olduğunu belirtti.

Öztürk, “TCK’nın yanı sıra özel hayatın ve haberleşmenin gizliliği ile ilgili de kanunlar var. İfşa, konuşmaların ekran görüntüsü alınıp paylaşılması gibi eylemler zaten yasal olarak suç olarak tanımlı” diye konuştu.

Siber Zorbalığa Karşı Farkındalık Projesi’nin amacı nedir?

Koralay ve Öztürk’ün de parçası olduğu Siber Zorbalığa Karşı Farkındalık Projesi, farklı alanlarda çalışmalar yapan 75 kişinin gönüllülük esasıyla biraraya geldiği bir oluşum.

Bu projenin üyelerinin ortak noktası da kendi deneyimlerine göre, siber zorbalığın artık adımlar atılması ve önlemler alınmasını gerektiren boyutlara ulaşmış olduğunu düşünmeleri.

Koralay, grubun Twitter üzerinden atılan bir çağrı mesajına yanıt verenlerin biraraya gelmesiyle oluştuğunu anlattı:

Koralay, “Daha sonra bir araya geldik, beyin fırtınası tarzında ‘ne yapabiliriz’i konuştuk. Bunun ardından da herkesin kendi uzmanlık alanıyla ilgilenmesi gerektiğini düşünerek, alt ekipler oluşturduk” dedi.

Projenin şu anda, hukuk, psikoloji, grafik-tasarım, iletişim-destek, eğitim-öğretim, sanat-kurgu, yazılım ve video-ses alt ekipleri bulunuyor.

Koralay’ın verdiği bilgiye göre, psikoloji ve eğitim-öğretim alt ekipleri çocuk, genç ve yetişkinlere yönelik üç farklı e-kitap üzerinde çalışıyor, grafik-tasarım ve iletişim-destek ekipleri sosyal medyadaki farkındalık kampanyaları için birlikte çalışmalar yürütüyor, sanat-kurgu ile ses-video ekipleri mağdurlarla ilgili kısa filmler hazırlıyor ve yazılım ekibi de siber zorbalığa karşı bir filtre geliştirilmesi üzerinde çalışıyor.

Koralay, ilerleyen aşamalarda hukuk ekiplerinin hukuki; psikoloji ekibinin de mağdurlara psikolojik destek vermesinin de söz konusu olabileceğini belirtti.

Siber zorbalığa karşı hangi önlemler alınabilir?

Siber zorbalık konusunda farkındalık yaratmak ve bilinci artırmak amacıyla bugüne kadar çeşitli çalışmalar yapıldı.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), geçen yıl içerisinde “Siber Güvenlik Portalı” açtı. Burada kişisel bilgilerin korunması için dikkat edilmesi gereken noktalar, virüs ve casus yazılımlara yönelik uyarılar, internetin güvenli ve eğlenceli kalması için alınabilecek önlemler ve bir tehdit ortaya çıktığında yapılabilecekleri anlatan video ve bilgiler yer alıyor.

Kendisi de bir eğitimci olan Koralay, müfredatta bilgisayar-bilişim teknolojileri adı altında bir ders verildiğini ve bu kapsamda siber zorbalık konusunun da ele alındığını aktardı.

Koralay, bu dersin ağırlıklı olarak ortaokuldaki ergen çocuklar üzerine yoğunlaştığını ancak bilinçlendirmenin en küçük yaş grubu olan ilkokuldan başlaması gerektiğinin altını çizdi.

Koralay, çocukların ötesinde ailelerin de bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiğini belirterek, Siber Zorbalığa Karşı Farkındalık Projesi kapsamında çıkarılması planlanan e-kitapların yanı sıra kendilerini destekleyen bazı belediyelerle birlikte farkındalığı artırmayı amaçlayan seminerlerin düzenlenmesinin de gündemlerinde olduğunu söyledi.

Koralay, “Dijital çağda anne-baba olmakla ilgili ailelere seminerler verilebilir. Çünkü öğretmen olarak belli saatlerde kontrol edebiliyor, belli saatlerde çalışabiliyorsunuz. Ama haftasonu olmak üzere gününün çoğunu ailesiyle birlikte geçiriyor. Bu noktada aile kısmını da bilinçlendirmemiz, 10-15 yıllık eğitim süreci içerisinde çocuğu eğitirken aileyi de eğitmemiz gerekiyor” dedi.

Avukat Öztürk de cezai ehliyeti olmayan veya sınırlı olan yaş grupları arasındaki siber zorbalıkla mücadelede ailelerin bilinçlendirilmesi gerektiği görüşüne katılarak, esas amaçlarının ailelere ulaşmak olduğunu belirtti. Yetişkinler arasındaki siber zorbalıkla ise hukuki bilinçlendirme ve cezai yaptırımların artmasıyla etkin bir mücadele edilebilir.

Öztürk, “Bizden çok ailelere görev düşüyor. Onlara ulaşmaya çalışıyoruz. Yeri geliyor aileler siber zorba olmuş, bunu gizlemiş, zevk ve şaka olarak yapıyorlar. İlk hedefimiz artmamasını sağlamak, çünkü çığırından çıkmış durumda, artarak gidiyor. Adım adım, daha çok kişi mağdur olmadan bitirmeye çalışmak istiyoruz” diye konuştu.